Pazar, Şubat 04, 2007

Blood Diamond diye bir film var. Ben beğendim, bence gidin görün. Klişelerle dolu. Ama sınırsız sayıda...(Dikkat!!! Spoiler içerebilir !!!) Ernest Hemingway'ın bir romanı var, "Çanlar kimin için çalıyor" diye. Hatta Metallica'nın şarkısıda var. Kitabın sonu, şarkının odak noktası; resmen filminde sonu... Yok artık dedim. Ayrıca sonunu beğenmedim. Artık eskisi kadar duygusal değilim galiba (= (!!!Spoiler bitti!!!)


Film bence güzel. Kız güzel, oğlan güzel, sahneler iyi, çekim fena değil. Oyunculuk eğer aksanlar doğruysa iyi (ki benim hoşuma gitti doğru yanlış bilmem). Ben beğendim.

Ama beğenmeyecek olsanızda gidin. Gidin eğer farkında değilseniz bazı şeylerin farkına varın.

Geçenlerde, Swarovski adlı markayı merak ettim. Lan niye bunlar cam gibi ama bu kadar pahalı? Hem kristal ne ki? Elmastan farkı ne? Elmas niye değerli ki? Böyle bir çok soru vardı kafamda bazılarını cevapladım, bazıları hala cevaplanmadı. Ama filme gidin ve sadece bu parlak taşları görmeyin. Biz kıçımızı serip rahat oturabilelim diye, götlerinden ter akan normal insanları görün. Sadece işçileri, zencileri değil... Gidip John Steinbeck'in Pearl'unu okuyun....

Hiç sevmem kendisini, aslında babasını da sevmem. O da tanısa beni sevmez herhalde. Bugün bir yazısı yayınlandı. Kendisi çok şahane bir gazeteci ya; 11 sene önce yaşanan bir olayın, 3 sene önce çekilmiş filmini konu etti. Diyeceksiniz ki ne kadar önemli olursa olsun zorunda mı adam bilmek, yazmak? Yok değil de. O bir gazete yazarı madem yazacaksın, zamanında haber al, zamanında yaz... Herşey bittikten sonra değil. Hoş hiç bir şey bitmedi ama... Neyse ayaküstü saydırdım. Okuyun bugünki yazısını. Ayrıca filme gidin; Afrika'yı görün, iç savaşı görün, Rwanda'yı görün, Hutu'ları Tutsi'leri görün... Kimisi için herşey, kimisi için hiç birşey uğruna akan kanları, kazılan mezarları görün...

Diyeceksiniz ki, lan Rwanda' ya yardıma mı koştun? Yok, benimde haberim 2 sene önce oldu olaydan. 5 kuruş para mı yolladın? Yok. Ben sadece bilin diyorum öğrenin ve senin, benim, onun, şunun, bunun, çocuğu gibi hiçbirşey yapmayın... öyle oturun evde...

Hayde gençler hepbecenek!

This Is Africa! You sons-o-bitches!
Bundan herhalde 3 yıl fln önce karatahta'ya yazmıştım bunu. Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa, şu an için çok saçma gelen bir sebeptendi. Şimdi gene yazacağım ama bu sefer daha evrensel. Ama bir sonraki yazımla bir alakası yok o kadar evrensel değil. Henüz aktivist olmadım...

Japonlar'ı bilirsiniz; hani şu ufak boylu, çekik gözlü, çok akıllı, kareteci insanlar. Deprem ve tsunamili bir adada sıkış pıkış yaşıyorlar. Ben çok severim kendilerini. Gerçekten! Anatoayşteyimas!

Eski vakitlerde, Samurai denen kişiler yaşardı bu Japonya'da. Kendileri Shogun'ların en seçkin askerleriydiler. Aynı zamanda erdemlerin yaşayan bir göstergesi. Bir tür doğu şövalyeleri diyebiliriz rahatlıkla... Savaş tarzları, hayata bakışları, yetiştirilişlerinde hem farklar hem benzerlikler vardı.

Samurai'ların günümüz toplumunda bilinen özelliklerinden biri, onurlarını kaybettikleri zaman uyguladıkları intihar geleneğidir. Harakiri.

Onurunu kaybetmek pek çok sebepe dayanabilirdi; savaşı kaybetmek, korunacak kişiyi koruyamamak... Onurunu kaybeden savaşçı harakiri yapar ve ruhlar dünyasındaki yerini alırdı.

Harakiri, pek çok filmde yanlış lanse edildiği gibi yapılmazdı. Harakiri yapmak için, Samurai'ların normalde kullandıkları uzun kılıçları - katana - kullanılmazdı. Onun yerine kama veya hançerden biraz daha uzun ama aynı işlev için kullanılan wakizaşi'ler kullanılırdı. Önceden harakiri tek başına yapılan bir hareketken, daha sonraları çok acı verdiği için bir yardımcıda bulundurulmaya başlandı.

Harakiri yapacak kişi, yere dizlerinin üzerinde oturur wakizaşi'yi göğsünün sağ alt kısmına saplar önce sola, sonra yukarı çekerdi. Bağırsakları dışarı dökülürkenki acı çok fazla olduğu için yardımcısı da katana ile başını keserdi...

İyi ki şu an bir wakizaşim yok...

not:ya çok uzun yazdım hikayeyi resmen asıl yazacağım konudan uzaklaştım =) ayrıca bu bir intihar bildirgesi veya isteği değildir. camus'ü okumuş ve anlayana kadar (yani anlayabildiğim kadarıyla) kıçını patlatmış bir adamım, işim olmaz öyle şeylerle... ayrıca öyle ümitsiz fln değilim, ümitten fazla sahip olduğum birşey yok... eeee bu da olmadı ki! lan bi sinirimiz bozukken yazı yazdırmıyosunuz lan!

She is never Desperate... or Lost... She is Veronica Mars


Bir dizi var. Amerika'da 3. sezonunda. Lost'la fln beraber başladı. Hatta direk aynı saatte yayınlanıyordu. Çatışmayı kaybetti başka saate konuldu, ama savaşı kaybetmedi. Şahane dizi! Resmen bomba yani. Hastasıyım. Snek'te yayınlanıyor, şu anda 1. sezon 11. bölüm civarında, gün içinde saat 15.00, gece 3.00'da fln. hafta sonları 3+2 diye tekrarıda var. Konuyu filan üşendim anlatamiyacağım. Öyleki imdb veya wiki veya ek$i'den link vermeye bile üşendim. Girin bakın ya herşeyi biz mi yapıcaz? =) Zaten beni bilen bilir, öyle kötü tavsiye vermem genelde... Aşık olmasam, Veronica'ya aşık oluyorum diyeceğim ama insan iki kere aşık olamaz yani =) dimi? Çevir oğlum çevir... ehehe

Reankarnasyon? Böyle mi yazılır acep?

Bir internet sitesi var. (Heh siz şimdi hemen merak edersiniz; "Hani link, hani link?" dersiniz. Alın ülen alın, utanmaz kör kurbağalar =). Link ) Doğum tarihinizi giriyorsunuz. Size önceki yaşamınızda kim olduğunuzu söylüyor.

Yok artık diyorum! Yok artık! Yok artık! Yok artık! Ali Sami!

Diagnosis:
I do not know how you feel about it, but you were female in your last earthly incarnation.
You were born somewhere around territory of modern USA South-Center approximately on 1450.
Your profession was chemist, alchemist, poison manufacturer.

Your brief psychological profile in that past life:
You always liked to travel, to investigate, could have been detective or spy.

Lesson, that your last past life brought to present:
You should develop self-love and ability to implant hope into hearts of people. Ambition -- is not everything. True wealth is buried in your soul.

ABİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİ! DURUUUUUUUUUUUUUUUUUN! YOK ARTIIIIIIIIIIIIIIIIIK! OLMAZZZZZZZZ BÖYLE ŞEYYYYYYYYYYYYYYYYYY!
neyse bunu yazmicam şimdilik ama şöyle bişey söyliyim. 2oo sene farkla tamamen aynı şey çıkar mı abi iki insanda? diceksinizki mert saçma mısın? herhalde internet sitesinin database'i var her tarihe sallıyo. toplasan toplasan farklı 2o-4o tane vardır. denk gelmiştir. lan hangi insanla aynı geldi yanlız.... allahım neler oluyor bu hayatta??

olağanüstü bir hayatta yaşıyorum.
amerikanlar ekstodineri derler ya ondan...

vay anasını ağzım açık kaldı...
ama ağzımı açık bırakan sebepler bomba ya...

ya biraz açıkliyim. biraz karışık bi yazı oldu ama ossun. benim için bu kadar uygun bişey çıkmazdı. ama ikinci girdiğim için benimle aynı şey çıkması zaten bomba. ama onun içinde bu kadar alakasız bişey çıkamazdı. yani site biraz garip dikkatli olun...

bu arada düzgün yazıyodum, gene heycandan çet ağzına kaydı... aman koyayım dibine... =)

sonradan gelen edit:baya yalan site =)
Ya yazıcam, harbiden yazıcam... Ne zaman bilmiyorum ama... 12 tane fln konum var hatta not aldım başlıklarını (= ehehe gerçekten baya üşengeç pis bi adamım... yaşasın chat ağazııııııııııı (=

Öhöm düzeliyorum...


-Ah geri döndün?
-Kim?

-Sen!
-Bir yere mi gitmiştim?
-Gitmemiş miydin?
-Hımmm... Bir dakika bir düşüneyim.
-Birşey soracağım.
-Sor tabii.
-Hayatında hiç bir zaman "Bir dakika" demedin, hep "bi dakka" dedin; şimdi niye öyle yazıyorsun?
-Ortaokulda bir Türkçe hocam söylemişti. Yazılarda kurallara uygun yazılır, ama sen onu okurken konuşma diline çevirmekte serbestsin.
-Biz konuşmuyor muyuz şu an?
-Konuşuyor muyuz? Ben yazışıyoruz zannediyordum.
-'Yazışmak' ne gudik bir kelime yalnız.
-Dinime küfreden... 'Gudik' ne ki?
-Bunu sen mi soruyorsun?
-Başka birinin sormasını mı isterdin?
-Hımmm... Bir dakika bir düşüneyim.
-Neyi düşünüyorsun ki?
-Kimin sormasını istediğimi.
-Yani başka biri sorsun isterdin?
-E, herhalde!
-...
-Yok artık! Şaşırmış numarası yapma!
-Numara yapmıyorum ki gerçekten şaşırdım.
-Ya yok artık ya! Hala seni şaşırtabiliyor muyum?
-İşin eğlencesi burada değil mi?
-Haklısın aslında galiba...
-Bu arada...
-Söyle?
-Benim sorduğum soruda kaynadı.
-Hangi soru?
-Heh, işte bende onu diyordum.
-Ağabey, sen iyice saçmalamaya başladın yanlız.
-Ağabey dedin millet gerçekten, kardeş sanacak.
-Gene aynı hoca çok şikayet etmişti mizahçılardan. Ağabey'i abi yaptılar diye. Bende ne zaman hitap kelimesi 'abi'yi kullanacak olsam, 'ağabey' yazmaya çalışırım. Bazen anlamayacak tipler oluyor, onlara 'abi' yazıyorum tabii, ya da vaktim olmuyor, unutuyorum falan... Uzun zamandır dikkat etmiyordum yanlız.
-Kim o anlamayacak tipler?
-Magazine sardık galiba?
-Ne alaka?
-Polemik çıkartmaya çabalıyorsun gibi bir his var içimde.
-Ne alakası var?
-Gülmesen daha inandırıcı olurdu.
-Gerçekten inanır mıydın ki?
-Tabiki hayır. Seni benim kadar iyi kim tanıyabilir ki?
-Bir insan diğerini ne kadar iyi tanıyabilir ki?
-Ooo, felsefe yapma. Hiç havamda değilim. Ayrıca bir girersem beni bir daha çıkaramazsın biliyorsun.
-Demin birşey fark ettim. Aslında kıllandım önce, sonra kontrol edince emin oldum.
-Ne o?
-Bir Türkçe hocası var ya ortaokulda?
-Evet?
-Onu bir sen, bir de ben söylemişim.
-Yani?
-Gerizekalı mısın?
-Yooo! Zaten ben anladım, sen anlat istiyorum.
-Gereksizsin yani?
-Konuya geri dönersek...
-Of! Aynı hocadan alakasızca bahsediyoruz. Kuşkulanacaklar?
-Okurlar mı ki? Dikkat ederler mi ki? Anlarlar mı ki?
-Ağabey, ben onu bunu bilmem. Ben kaçıyorum.
-Nereye gidiyoorsun?
-Yok, hani gidiyorum yerine kaçıyorum değil, harbiden kaçıyorum.
-Ne kadar kaçabilirsin ki?
-Ya iki rekat uzatma ya, hadi geliyor musun?
-Gelmeme ihtimalim var mı?
-Dene istersen?
-Yok, bugun hiç kastırasım yok.
-...
-..?
-Hala duruyorsun?
-Tamam ya!

Pazar, Kasım 26, 2006

Minibüs şöförü ağabey, ne kadar çok kargaya benziyordun. Saçların, gözlerin, yüzün, sesin...

Pazar, Kasım 12, 2006

"Good news! We got him, son!" dedi Gotham Başkomseri, genç Bruce Wayne'e anne ve babasının öldürüldüğü akşamın ilerleyen saatlerinde... Çünkü anne ve babasını katleden hergeleyi yakalamışlardı.

Yeter miydi? Onlar yakalayınca anne ve babası geri mi dönmüştü? Korku, nefret, acı, kızgınlık yok mu olmuştu?

Ne salak komiserler var...

Üşeniyorum, öyleyse yarın...

Allah belamı verecek!

Pazartesi, Ekim 30, 2006

Ağlarım, ağlarım bok yoluna ölenlere ağlarım...
Ağlarım, bütün herkesin sevgilisi Tanis Yarım-Elf'e ağlarım...
Ağlarım, Aşil'e ağlarım...
Ağlarım, atların terbiyecisi Hector'a ağlarım...
Ağlarım, Bruce Wayne'nin babası Thomas Wayne'e ağlarım...

Ağlarım, Karagöz ile Hacivat'a ağlarım...

Perşembe, Eylül 28, 2006

Bir hikaye başlıyor...

Orta sıcaklıkta bir yaz sonu gönüydü. Arkadaşlarının evinden çıkmış, asansördeydiler. İki kişiydiler, biri kız öbürü oğlan. Oğlan uzuna yakın boylu, kumral tenli, lise sonrası keçimtrak sakallı gudik bir şeydi. Kız’ın boyu ortaya yakındı, gözleri kahverengi ve ela arası bir renkti (ama elaya daha yakın). İkiside yorgun ve mutlulardı. Oğlan, Kız’a alakasız bir şekilde “Senin İtalyan bir akraban olması mümkün mü ya?” dedi. Kız, uzunca düşündü, “Ya galiba babamın akrabalarından biri yaşıyor İtalya’da.” dedi. Oğlan’ın gözleri parladı, ve “Close enough, close enough!” dedi. Kız “Niye, ne oldu ki?” dedi. Oğlan açıklamadı, sadece güldü. Kız bundan yıllar sonra öğrenebilecekti nedenini...
****** ****** ******
İyi bir üniversitenin, iyi bir bölümünde üçüncü sınıfındaydı. Ders, bölümünden dolayı pek şaşılmayacak bir şekilde, kimyaydı. Sınıfça labaratuardaydılar, organik ile alakalı birşeyler dönüyordu ortalıkta. Oğlan’ın gözlerinin altı, onun için pek alışılmadık şekilde, mosmordu. Saçları, -ki bunda şaşırılacak bir şey yoktu, normalde de öyle olurdu-; (Aslında normalden biraz daha karışıktı galiba.) karmakarışıktı. Deneyine herkesten daha fazla dalmıştı. Hatta dikkatli bir göz, onun herkesten daha farklı bir şeylerle meşgul olduğunu da görebilirdi. Uzun vakit geçti, şişelerin içindekiler fokurdadı, onlar fokurdarken şişeler birbirine çarpışıp şıngırdadı... Sonunda, daha hiçkimsenin deneyi yarılanmamışken, Oğlan eşylarını topladı ve gitti.
****** ****** ******
Uzun saatler kendi içinde ahlak çatışmaları yaşadı. Şu ana kadar düşündüğü, inandığı pek çok şeye ters düşüyordu aklındakiler... Ki işini çok sıkı tutarsa “pek çok şey” olurdu; eğer ipleri biraz gevşetirse, “herşey” yalan olurdu. Uzun saatler biribirini kovaladı; kimisi kaçtı, kimisi yakalandı ama ne kadar zaman geçtiği bilinmez; sonunda kendini kapadığı yerden çıktı. Romanları eleştirirken kullanılan “Karakterin geçirdiği değişimin altındaki sebepler açıklanmamış.” sözüne uygun bir şekilde, değişmişti. Kimse ne olduğunu, neden olduğunu bilmiyordu, sadece olmuştu işte... Hayattaki pek çok şey, hatta belki de hayatın ta kendisi gibi.
Aylar Önce Sobelenmiştim :)
Secho beni sobeledi, sende sobele dedi. Ama ben tembelim, gereksiz işlerle gereksiz saatler uğraşıp sonra "Üleeeeeeen" diyen bir koçerayım. Kaçmak yersiz, mecbur kopyalayamayacağım, çünkü ben aynı zamanda kararsız, aynı anda herşeyi sevebilen maymun iştahlımtrak bir bobinim.

Yaptığım 3 iş:
Görmek istemek, görmek, özlemek
Ultima oynamak
Okula gitmek

Defalarca izlenebilecek bu aralar aklımda olan 1 film:
Vincent (Tim Burton)

Yaşadığım 2 semt:
Bahçelievler
Florya

İzlemekten hiç sıkılmayacağım kesin bir kaç televizyon programı:
Coupling
Seinfeld
Married with Children
Friends
South Park
CSI:Amerika'da bir yer, tercihen New York

Tatil içinde en çok bulunduğum yer:
Bilgisayarımın önü

En sevdiğim bir sürü yemeğin içinde en iyilerinden biri:
Yumurtalı Patates

Hemen şimdi olmak istediğim yer:
Yanı

Şu an aklıma gelmeyen şey:
Demin aklımda olan şey

Akıllardan gitmeyecek bir kaç söz:
Ayrı bir başlık altında yazılması kararlaştırıldı

Ulan bir şeyede 4 tane yaz diye uydurduğum 4 şey:
Kupa, Maça, Sinek, Karo Kız/Vale/Papazları
4 Silahşörler
Okuduğum okullar
Adım

Sobelediğim 3 kişi:
Chori chori angalisse!
Secho! =)
Durdurulmuş Zihin

Çarşamba, Ağustos 16, 2006

Let them say I shaved my beard for Hector! Let them say;I shaved my beard for Tanis! Let them say I shaved my beard for the ones, who died for shitty reasons!

If they ever tell my story let them say that I walked with giants. Men rise and fall like the winter wheat, but these names will never die. Let them say I lived in the time of Hector, tamer of horses. Let them say I lived in the time of Achilles.

Salı, Ağustos 15, 2006

Bilmem hiç fark ettiniz mi; pek az şey bilmemize rağmen sürekli birbirimize birşeyler öğretmeye çalışıyoruz?..

not1:Bu yazıyı dün minibüste yaşadığım olaylar silsilesinden sonra yazmak istedim; ama dün açılmadı sayfa bir türlü. Minibüsteki olaylarda hepmizin bildiği genç&yaşlı, saygı&sevgi çatışmalarıydı...
not2:"pek az şey bilmemize" yerine "hiçbirşey bilmememize" yazacaktım; ama minibüsteki olaylar silsilesinin son noktası beni biraz yumuşattı...

Salı, Ağustos 08, 2006

küçük ayrıntılar koyuyorum sağa sola, tam bilmiyorum neden yapıyorum bunu. ufak ayrıntıları sevdiğimden ve çok değer verdiğimden yapıyorum aslında. ama bilmiyorum amaçladığım şey başkalarının onları anlaması mı yoksa sadece orda durmalarımı? galiba başkaları anlasın istiyorum... anlamıyolar genelde, farkına bile varmıyolar. o zaman olsun diyorum; ben yaptım yeter. ama normalde istiyorum, gelsin sorulsun; burda bunu neden yazdın diye... çünkü zannetmiyorum ki ben söylemeden kimse anlayabilsin onları. galiba bu onların değerini düşüyor. kimsenin anlamayacağı kadar küçük bir ayrıntıysa değersiz bir ayrıntı mı oluyor? yok, herhalde... ben hâlâ yapıyorum ve sıkılmadımda yapmaktan... belkide birileri anlıyodur ya... yok bea, ben zor anlıyorum... acaba insanların sormama sebebi benim işlerimde böyle birşeylerin olmasına ihtimal vermemeleri mi; yoksa hayatı genelde o kadar ciddiye almamalı mı? hayatı ciddiye alıyorlarda; yani not almak için goethe'yi incelemek var, zevk için hemingway okumak var... acaba sorsalarda cevap vermemek mi lazım? hani sanat kapalı anlatımda olmalı herkes düşündüğünü çıkarmalı ya, yani orasıda tartışmalı ama... ya ama hakikatten bazı ayrıntılar fazlasıyla küçük ve benim anlatımımla bile anlamsız gelebiliyor çoğuna... buraya kadar ne yazdığımı anlamayan olduysa (aslında başta yazmam gerekirdi, ama başı kaçırdık; dolayısıyla sona böyle bir numara yaparak koyalım bunu =) ) şöyle bir örnek vereyim. bu blog'da başlarda başlıksız bir yazım var*. ferit diye bir çocuğu anlatan bir öykü, ordaki her ismin seçilmesinin bir sebebi var. ya da ondan sonraki "kesişen yollar" yazısındaki bir sürü isim içinde aynı şey geçerli... ama bunlar ufak galiba... neyse demek istediğimi dedim. anlamayan olduysa gitsin bi duş alsın. hava zaten sıcak...

bu yazıda uzaktan bir tanışıma ithaf olsun...

edit:*:ya ben ona "ferit" diye başlık koymuşum ya =) olmadı şimdi bu...

Salı, Ağustos 01, 2006

"Senin eline çöp batsa, benim parmağım kanar."
Mükremin Çıtır
Bir Demet Tiyatro - Yılmaz Erdoğan
gittin, hade dön bakalım... şişşşt bunu yazdığımı çaktırmayın...

Gülü seven...

Hayır! Gülü seven dikenine katlanmaz. Gülü seven zaten dikeniyle sever. Gülü de sever, dikenlerini de... Bazen sadece gülü severmiş gibi gelir, ama dikenleri unutamaz insan. Bir bütünü parçalarından ayırırsanız, artık o sizin sevdiğiniz bütün olmaktan çıkar... Gül alırken yapraklarını, dikenlerini budayan her çiçekçiyi kınarım o yüzden... Gül dediğin hayat; hayat dediğin bazen acı bazen tatlı, gül gibi... Arada eline dikeni batacak, elin incinecek; ama sen dikenide gülle birlikte sevmelisin. Sevmezsen, gülde seni sevmez. Gül seni sevmezse vay senin haline...

Pazartesi, Temmuz 31, 2006

biliyomuş resmen....
mln

Pazar, Temmuz 30, 2006

Ohh varya şu an nasıl rahatladım, ben bu karakterler yazısı yok oldu sanıyordum... of of of inanılmaz rahatladım... birşeyler yazmaya girmiştim, onu yayınladım resmen yeter =)

Çarşamba, Temmuz 19, 2006

Karakterler

Bazı çok sevdiğim, arada metaforik olarak kişiliklerine büründüğüm karakterler var. Kısa kısa anlatmak istedim, hoş bu karakterleri ben sözlerle anlatmayı beceremiyorum, mümkünse geçtikleri yerde tanıyın kendilerini, ama onlar benim nacizane dilimi affeder...

Tanis Yarı-Elf:Ejderhamızrağı serilerinden bir kahraman. Hep arada, çelişkide kalan; sürekli başkalarının iyiliğini isteyen; kendinden çok başkalarını düşünen; hüzün, eğlence, macara dolu; öleceğini anladığım zaman yavaş yavaş ağladığım mükemmel bir karakter...
Mutfaktan çıkacağız...




Rincewind:Discworld'ün muhteşem karakterlerinden yalnızca biri. Hayatta kalmak konusunda uzman. Kötü şans insanı. Herşeye rağmen gene iyi yolu seçen çok ama çok şirin bir büyücü...






Captain Rhett Butler:Clark Gable'ın hayata büründürdüğü, Margaret Mitchell'ın romanından uyarlanan, Oscar'lı 'Rüzgar gibi Geçti' filminin ana kahramanlarından. Sevgisi sonsuz bir aşık, sabrı sonsuz bir insan...




Luke Skywalker:Star Wars 6'lamasının, çekim tarihine göre ilk üçlemesinin ana karakterlerinden. Aslında pek bir özelliği yok, pekte iyi oturtulmamış bir karakter; ki extended universe'de garip olaylara da karışıyor. Ama genede çok seviyorum kendisini...




Archangel/Angel/Warren Worthington III:X-Men'in ilk beşlisinden biri. Ne karakter, ne mutant olarak çok parlak özellikleri yok ama imkansıza yakın bir tipi var. Sadece görünüşü yeter, altın sarısı saçlar, bembeyaz melek kanatları... Ah birde mavileşmeseydi...





Seto Kaiba:Yu-Gi-Oh! serisinin anti-kahramanı. Sert kişiliği, konuşmaları ile inanılmaz bir bünye...









Captain Jack Sparrow:İkinci film, 'Pirates of the Caribbean: Dead Man's Chest'den sonra geldi benim için. En sonunda yaptığı hareket olayı bitirdi.






Hagi:'Blood+' adlı anime dizisinden bir karakter. Daha kişiliğini pek bilemiyorum ama saf karizmadan oluşuyor kendisi.. edit: artık biliyorum kişiliğini ve hastasıyım!











Hepsini çok güzel şekillerde tanıtamadım ama bünyemden çıktılar... msn'de avatarımda bunlardan birini görürseniz artık tanırsınız... =)

Zamanı geldi galiba?

Öğrenci Seçme Seçilme Sevilme Sayma Sorgulama Sorma! Sınavı, Bodrum tatili, bilgisayarımın (Bilgisayarıma bir isim bulmak zorundayım) yenilenme süreci bittiğine göre artık blog'uma birşeyler, en azından bir sene raporu yazmalıyım sanırsam! Ama pek canım istemiyor... İsteyene kadar, ertele yavrım ertesi güne ertele... Benim canım ne istiyor, ben biliyorum da (oldu mu yeteri kadar ayrı? =) Hem niye ayırıyoruz ki? Ne bu ayrı gayrılık?) benden başkası biliyor mu onu bilmiyorum...

Saygılar sunuyorum! Artık hep burdayım...
 

Dinlediğiniz için saolun... Biz hep burdayız..