Pazartesi, Mayıs 01, 2006

Geçen gün bir arkadaşım "Beyoğlu'nda yazını okudum!" dedi; şaşırdım, apıştım, "Af buyur?" dedim. Uzun süren algılama zorluklarımdan sonra, arkadaşımın "Blog'daki yazını okudum" dediği anlaşıldı. =) Neyse efendim, burdan yaptığım çıkarım şuydu: Ben kendisine "Blog'umu oku!" demeden, blog'umu okuyan biri vardı. Normalde "Ben bu blog'u biri okusun diye değil, kendim yazmak için yazıyorum." diye düşünüyorum sanıyordum. Ancak onun ben söylemeden okumasına sevindiğimi hissedince, konu üzerine biraz düşündüm ve 'yazmak için yazıyorum'un biraz havalı görünmek için, bilinçaltı bazlı söylenen bi kolpa olduğu kararını verdim. =)

Bilmiyorum var mıdır okuyan blog'u, ama bundan sonra mümkün olduğunca "Hadi blog'umu oku!" demiyeceğim kimseye... Varsa arada kontrol eden, olursa yeni birşey görecek =) Peki bu yazıyı niçin yazdım? Yahu varsa okuyan bunları comment yazabilirsiniz, utanmayın. Hem bizde kim okudu görelim dimi? =) Varsa okuyan; saygılar, sevgiler...

Mert Erten az kalan Öss ve bitmekte olan okulun acılarının arasından bildirdi...

edit:ya yazıyı editledim şu an yazmayı unuttuğum bir yerler vardı. (hatta sabah cep telefonundan gireyim dedim, açmadı makina) neyse, yeni birşeyler daha yazacaktım ama ortam çok rahatsız... sonra inşallah =(

Perşembe, Nisan 20, 2006

"Cemil’in yalnızca elini tutup dolaşabileceği, seni seviyorum diyebileceği, bağrına basabileceği ya da başını dizine dayayıp uyuyabileceği, sıkıntılarını paylaşabileceği bir dosta, bir flörte, vücut iklimini tam sarıp sarmalamasa da, kalbinin havasını değiştirecek, başında bahar rüzgarları estirecek bir sevgiliye ihtiyacı vardı." Ladesçi-Üstün Dökmen
------------------------
LD:
kımsenın ıyı oluduguna bu kadar kısa zamanda emın olma... ne kendını ısnan sarrafı sananlar bılıyorum sırtlarında hancerle uyandılar...
!B:
tabiki ama insnlara kötü olabilrler diye bakmak istemiorm.. çok kötü bi bakış açısı..
LD:
oyle bakma zaten...
LD:
herkese guven ama yarın arkalrını donup gıderlerse aman ha yere dusup kendını yaralama
!B:
öyle bişeyin omaması için elimdn gelni yapıcam.. ama bi noktada birine güvnmek zornda kalıcm..
!B:
işallah onlar doru insanlr olur..
LD:
o guvenecegın kısıyı cok ama cok ıyı sec dıcem ama yalan...
LD:
nıe yalan? zaten anlasan... kımın oyle oldugunu ohooo =)
!B:
=)dern mevzulara gider sonrası..
-----------------------
Evde yokuz, lütfen sinyal sesinden sonra mesajınızı bırakınız.
"Sinyal sesi" de ne olaki?

Salı, Mart 07, 2006

"Uzun süredir yaşadığım bu dünya yalan mıydı? Paylaştığım acılar, kahkahalar, sırlar? Yoksa ben bu dünyayı çok mu ciddiye aldım? Ya da içindekileri çok ciddiye aldım belkide? Nasıl almasaydım? Bu dünyada yaşadım ben herşeyi, belkide bu dünyada doğdum, bu dünyada geliştim... Hep düşündüm ki ben burada kalacağım, benimle birlikte olmuş olanlarda benimle kalacak! Ama öyle olmuyor galiba, hayatımı bağladığım, canımı önlerine attığım değerler beni hiç tanımamış, takmamış, sevmemişler galiba... Ya da sevmişlerde benim onları sevdiğim gibi değil. Vaktim yok üzülmeye sıkılmaya, hiçbir duyguya vaktim yok... O yüzden düşünmemeye çalışıyorum, ama olmuyor getirip gözüne gözüne sokuyorlar adamın. Ben onları hep ilk sıraya koymuştum, belki onlardan çok o sırayı hak edenleri hep kendimsiz bırakmıştım. Şimdi görüyorum ki onlar benim için aynı şeyi yapmamış! Ben onların listesinde aşağı sıradaymışım... Hatta kendi listelerinin üst sırasındaki adamlar yokken oyuna giren bir yedekmişim... Belkide ben bu duygusuz anımda çok duyguluyum aslında... Olmayan hayaller görüp, aslında düşünülmeyen düşünceler yaratıyorum. Ama nasıl olur? Yalnızca ben değil çevre bile görüyor, bunların sonuçlarını... Nasıl yapmalı, ne etmeli? Gidip kan mı dökmeli? Basıp gitmeli mi? Son kez gerçeklermiş, doğrularmış gibi davranıp konuşmalı mı? Benim listemde birinci olması gerekenlere gidip özür mü dilenmeli, onların mı olmalı? Hiç bir şey olmuyormuş gibi davranıp 'aptalı mı oynamalı'? Ne yapmak istiyorum bilmiyorum. Ama yapmam gereken bütün duygularımı atıp kurtulmak, duygu sahibi her yerimi söküp atmak! Yeter mi? Kalbim olmasa da aklım bunları düşünemez mi? Şu diyarlarda yaşadığım 5000 yılda şunu gördüm, herşey değişiyor. Öyle ya da böyle nehir akmaya devam ediyor... En çok güvene, sevgiye ihtiyaç duyan insan oğlu herkese güvenmeli, ama her an güvendiği şey yok olacakmış gibi hazırlıklı olmalı... İşte ben bunu yapamadım, siz yapın..."
-Arhcortane Kraliyet yıllıklarından alıntı
Yazarı belli değil...

Öykünün yazarı konunun kendi yaşamıyla alakalı olup olmadığı sorularını yanıtsız bırakmaktadır...

Pazar, Ocak 29, 2006

Blog'daki yazılar

ya edebi-couple'ın yazdıklarından sonra bunu yazma gereği duydum. ben buraya öylesine yazıyorum çoğunlukla yazmak olsun diye, günlük gibi... bu yüzden bi çok yazıda imla, yazım hataları olabiliyor. hatta hızlı yazdığımdan yazım hataları, anlatım bozukluklarıda olabilir... çok fazla sallamayın (bazen adamın gözüne gözüne sokuyorum farkındayım ama =) ) ciddi yazıların içeriğine ve tarzına bakarsarsanız sevinirim... ciddi olmayan yazılar (bu, bundan önceki, ondan önceki) sallayın onları msn'den yazıyomuşum gibi düşünün...
neyse beynim karmakarışık durumda... ama demek istediğimi becerip söyleyebildim herhalde...
birde şimdi siz diyeceksinizki, "mert iyi ki nete girmiyon, iki günde iki yazı! çakal seni"

bide eskiden bi friendtest yapmıştım, gene zamanım olunce gene yapcem!

Giriyom anasını satayım! bıraktım öss'yi... başbakanın çeşnicisibaşı olcam, gurme olcam, hobbit olcam! (sırf yemek yemek için!)... hatta sokakta yürüken başıma saksı düşçek sarhoş olcam... =)

neyse büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin gözlerinden öperim...

ne başbakanların çeşnicibaşıları olmuyo mu? ulan koskoca başbakanı kimse zehirlemez mi? hem ukrayna daki turuncu adamı kkb zehirlemişti ya! o zaman ben önce bi zehirliyormuş gibi yapayım! (ne başbakanı mı zehirlicen? anarşik!) (not: bu şakadır, kimseyi zehirlemek gibi bi düşüncem yoktur. kkb ukrayna daki turuncu başbakanı zehirlememiştir. ama ben yemek yemeyi seviyorum...)

çok geveze ve boş bi adamım..

Cumartesi, Ocak 28, 2006

Len

hedere hödörö...
eman beynim dönüyo... daha aylarca vakit var (140 gün) ama baydım...
neyse fantastik öykü yarışması için ve yıllık için yazı yazmaya çalışıyorum...
eman bea (şişşt sakallı.. =) )
ps:andy kaufman hayata dönmüş yeni öğrendim, alalala

Pazartesi, Eylül 19, 2005

Uzun Zaman Sonra...

Evet, burdayim; hayir, ölmedim. [Ama su an okuldaki almanca klavyeyi kullandigim icin sacma salak bir alfabe ile yazmak zorundayim. (Lan bu "y" ile "z" nin yerini deigistiren, kimsin lan cik ortaya erkeksen.)]
Dersler isler gucler derken zaman akip geciyor. Ben sadece ordan orya kosturuyorum, baska hic birsey yaptigim yok...(Dun Nisantasi`ndan, eve (Florya) tam bir bucuk saatte gelebildim, ohannesburger...)
Ama aklimda yazacak seyler var. Bir tane yaten Hulk vari bir sizofren hikayesi var kafamda daha sadece girisini tanimlayabildigim. Sonra yillik yazilari var, en onemlisi onlar zaten... Bide bu aralar tekrar ciyime sardim, vakit bulup cizebilirsem, belkide scan edebilirsem koyarim buraya belki kimbilir...
Bunun disinda butun hersey ayni degisen hic birsey yok sayilir. Arada bir bi taraflar yukari cikiyor, onlar cikinca haliyle diger taraflar dusuyor....
Neyse efendim bendeki hikaye boyle. Kendi hikayenizden beni mahrum birakmayin anacim. Ben hep buralardayim...
Saygilar..
Not(ps hesabi): yazida yazim hatasi bulursaniz, beni haberdar kilin lutfen.
bide, Arkabahce yayinciliktan cikan:
"Ultimate X-Men: Yarinin Insanlari 3"
"XMen Film Ozel Sayisi: XII"
"Sandman1: (adini unuttum) Düs sarkisi(idi galiba)"
varsa elinizde beni haberdar kilin bi zahmet.

Cumartesi, Temmuz 02, 2005

Bu gece son...

Hikaye belli, kahramanı belli, zaman belli, yer belli, giriş belli, düğüm belli sayılır, sonuç değil... Belki iradem yok diye; belki kendimi o kadar zorlamak istemiyorum diye; belki başka türlü iradelerimi zorlamak istiyorum diye; belki kolay olsun diye; neden olursa olsun, olacak şey az sonra olacak. Ama beklediğimin yarısı kadar koymadı henüz belki kablolarını tek tek sökerken, belki kapının önüne koyarken acıyacak. Belki okuldan geldiğim bir cuma günü kırık döner sandalyeme oturduğumda, sol ayak baş parmağım boşlukta bir tuş ararken, kalın kalın kitaplara çarpınca acıyacak, belki arkadaşlarım msnlerde, icqlarda benden gizli geyikler çevirirken acıyacak. Ama her türlü acıya razıyım ve hazırım 1 sene ne kadar acıyabilir ki..

Normalde dün olması gerekn bugün oluyor, normalde sabah 5 civarı olması gerekn 3 civarı oluyor. Planlarda oynamalar var acaba bu kötüye bir alamet mi? Batıl inançlarım yok ama benim. Çalışırsam olur ve inşallah çalışırım.

Ama hikayemiz burda bitmiyor. Hikayemiz gerçek hayatta devam ediyor. 12-c'de devam ediyor, FBM-B.köy'de devam ediyor, --- 'da devam ediyor, http://smerten.blogspot.com 'da -eğer siz comment yazarsanız- devam ediyor... Hem zaten diğer yanlarda da ara verildi sadece 19. yaşgününe kadar. O günden sonra -ki ne olduğunu anlamayacağız- direk geri döneceğim. Artık "Ulan daha gittiğin günü dün gibi hatırlıyorum" sözleri duyarsam şaşırmam herhalde...

Ettim teşeekkür ama bir kez daha edeyim, hayatıma giren ve orda bana etki eden etmeyen herkese çok teşekkür ederim. Hayatıma giren ve ona yön vermeme yardımcı olan artık onlardan parçalar taşıdığım o kişilere ise -hep teşekkür etmek lazım da- daha teşekkür etmeye gerek yok.. Öyle kolay bırakmam ben sizi...
Ama asıl teşekkürüm bugün veda ettiğim şeye. Ben lanetliyim onun internete bağlı olmayan haline... Elimi sürdüğüm makinayı takarım, olmadık yere harddisk'im oynar, power suply'ım patlar. Ama internete bağlı haliyle de efsaneyim. 36k modemle, herkesle aynı ping de oyun oynarı, ultimada pvp yaparım; seneler önce daha kablo yokken dial-up'la 121 mb dosya dll ederim kısa sürede... 36.8 le bağlanıp 4.3 le dll ederim... Artık önemli olan bunlar değil ama, önemli olan benim birazdan onu sökecek olmam. Büyük ihtimalle sabahleyin ablamın odasına geri bağlayacak olmam..

Bu kadar uzattık, ortalığı gereksiz yere hüzünlendirdik. Savaşa gitmiyoruz hoş -ne farkı varsa?-...

Teşekkür ederim internet, bana öğrettiğin herşey için, beni yakınlaştırdığın her insan için, güldürdüğün her kahkaha için... Seni emin ellere bırakıyorum..

Teşekkür ederim canım bilgisayarım, bana yaşattıydığın, yaşattımadığın, yaşattıramadığın herşey için... Ben sana iyi baktım sende bana uzaktan iyi bak.

Gerçek hayatta yaşayan nefes alan arkadaşlarım; sizlerde benim için dua edin inandığınız her neyse... Ama elinizi açıp "Allahım ne olur Mert istediği yerleri kazansın" hem demezsiniz, hemde demeyin yani... İçinizden öyle geliyorsa öylede deyin tabii de.. Asıl arada sırada gönlünüzden gözünüzden geçtiğimde aklınızdan iyi düşünceler geçirmeniz.. Msn'de her kırmızı şişman vücudumu, icq'da her kırmızı papatyamı, st'de her avatarımı gördüğünüzde bana bir selam verin içinizden... Karşılıksız kalmaz...

Neyse bu işte buraya kadarmış, "veda yazısı veda yazısı dedin bu muydu Mert"? Ama ne söylediysem içimden geldide söyledim, her zaman olduğu gibi... Beni yanlız bırakmayın canlar...

Saygılar..
Mert İ. Erten
merten, quest, sme, sMe, iTa, SoGoR, Luke Skywalker, Logan, Rhett Buttler, Lord Duxus...

Salı, Haziran 28, 2005

Patron

bizim okulun, "resmi öğrenci forum sitesi"ni bırakıyoruz elimizden öss ayağına kendimize bırakacak adam arıyoruz. onun için bi adaylıklar, bi formlar, bi mülakatlar yaptım ki sormayın kendimi baya patron (tuncay neydi soyadi adamın?)* gibi hissettim... çırak seçiyoruz kendimize kolay mı? =) ayrıca "neden böyle düşünüyosun" gibi sorular sorarken psikolok gibi hissetmedimde değil =)

ay bugün biraz kızardım hızlı kaşıyınca acıyo bea! =) ya aklıma gelsene ne yazcaktım ben ya.... onu yazana kadar neler yazdım ayaküstü...

*:edit:"özilhan" olmalı soyadı...

Laflar

ya başka bişi yazacaktım ama unuttum o yüzden bunu yazayım =)

Ya hani insanların grupça ağzına takılan sözcükler vardır. hani bir esprisi vardır herkes bilir. mesela bizim "hector" vardı. ya daha gırla varda... geçen sene "ayaküstü, giderayak" fln diye bişey vardı. bu ara nerden çıktıysa; o, ağzıma yapıştı. ama bu gene iyi...
İnsanları gruplara ayırmayı sevmem ama, hani illa ayırırsak. "tikky" denilen tayfa varya. onların genelde kullandığı sözcükler nasıl girdi ağzıma ben onu anlamadım.. böyle sürekli "gayet, falan" diyorum. hani avrupa yakasını da çok seyreden biri değilim ki selin'den kapmış olayım... çevremde de öyle konuşan pek insan yok... öyle bi yerlerede takılmadım... ama sadece ben dikkat etmedim, başka insanlarında fark edebileceği bir seviyeye ulaştı. krokunç!

ya hay bin kunduz!

ben bişey yazacaktım, unuttum!

Pazartesi, Haziran 27, 2005

Maraton İPTAL!

Okumuşsanız bilmiş olduğunuz gibi, bilgisayarı toplamadan önce iki gün, yani 48 saat kesintisiz bir bilgisayar oynama planım vardı. ama gerçek insanlarla vakit geçirmek istediğim için o nu iptal ettim. çünkü zaten bu aralar baya bir bilgisayar oynuyorum yani... ya o insanlardan 1 sene sonra ayrılacağım şimdiden çok koyuyor.. o yüzden böyle oldu haberiniz olsun... hatta Apocalypse'in bile tam ne gün olacağı kesin değil... herhalde perşembe gece olur ya... neyse artık kısmette ne varsa o olacak... ya ben yazı yazma isityorum aslında, ama hiç içimden gelmiyo, ambivalenzlerdeyim hatta dekadent'im nerdeyse... =)

Cumartesi, Haziran 25, 2005

Bir durun yahu..

Ya ben bir sürü birşeyler yazacaktım, böyle anlamadım ne olduğunu... saat kaç olmuş ben yarın erken kalkıcam... öfff pöffff

Perşembe, Haziran 23, 2005

7 Days 'till Apocalypse

"Kıyamet"e bir hafta kaldı. Nedir kıyamet? Kıyamet tam 7 gün sonra olup, 1 Temmuz'a denk gelmektedir... O gün benim bilgisayarım tam 1 seneliğine toplanmış olacak. Evet ÖSS'ye çalışmak için odamdaki bilimum dikkat dağıtıcı şeyle birlikte bilgisayarımıda kaldırıyorum. Biliyorum üzücü, biliyorum şaşırtıcı ama öyle olması gerekiyor bence...
Tabi kıyametten önce -bir problem çıkmazsa, ki çıkmaması gerekiyor- "maraton"um var... 29-30 haziran günleri 48 saat boyunca bilgisayarı kapatmıyorum ve olabildiğince bünyem el verdiğince başında oturuyorum... Artık oyun mu dersiniz, chat mi, surf mu... ne olursa... Nostalji olsun diye irc'ye bile girerim büyük ihtimalle... Sabah 5.00 sularında bilgisayarı kapatıp; bütün odayı topluyorum kısmetse...
Bir ufak ayrıntı var, Kıyametten sonra ki 2-3 günde, -pazartesiye kadar-, büyük ihtimalle derse başlamayacağım ama hazırlıklarına başlayacağım... Kitap almak, program yapmak gibi... O günlerde de boşum da bilgisayar yok sadece... ve tabi ders çalışıcam diyorsam 24 saat değil, benim için imkansız zaten... Kesin bir program ayarlayabilirsem ve uygulamayı başarabilirsem koyarım buraya...
Son bişey bunu yazıcam zaten son yazıda falanda ama genede yazayım aklınızda bulunsun... E-mail'ımı kontrol edicem, minimum haftada bir kere dolayısıyla her zaman e-mail yoluyla bağlantı kurabilirsiniz... Burayada elimden geldiğince çok yazı eklemeye çalışıcam... ama neyse artık... bakıcaz, görücez... önümüzdeki maçlara bakıyoruz...

Ben yatayım artık, sonra sabah 8.30'da burnum kanayarak uyanmayayım gene...

Hellblaster Volley Gun

-Meeendiz bey, meeendiz bey! Üzerimize bir dev, bir sürü goblin ve daha göremediğim bir çok şey geliyooooo…
-Koçum önce sakin ol… Şimdi sandalyeden kalkmama yardım et.. Oy oy oy dizelerim nasıl tutulmuş biliyo musun? Heeeh… gelenler şu ilerdeki karartılar mı? Biraz toparlanalım yahu.. Şu ufak kolu çek!
-Hangi ufak kol? Bi sürü ufak kol var burda..
-Öfff çekil bea… Emaaaaaan… Sen Sigmar’a şans için yalvar.. İhtiyacımız olacak…

Sabahtan beri uğraşıyordum, bitti sayılır sonunda… (tabiki bu değil benimki, bu profesyoneller tarafından boyanmış, üstüne üstlük ben daha adamları boyayamadım =) ama boyayacağım elbet.. ) Adama çekicide ayarladım sayılır. “Yeşil şey” gelince o da olacak Allah bir keder vermezse.. =) Cumartesi turnuvada var zaten eman allah..

Pazartesi, Haziran 20, 2005

Gece kolpaları, sıkışları..

Kuzenim yurt dışındaydı ve orayla alakalı bir durumu anlattıktan sonra; "Yani ikiyüzlü oluyosun eninde sonunda" dedi. Sanki hiç iki yüzlü değilmişiz gibi? Değiliz falan demeyin Allah aşkına, bırakın bu ayakları... Hepimiz bazen ikiyüzlü değil miyiz? (bu sözün "tikky", "orc" gibi versiyonlarıda bulunmaktadır :)
Aynı şeyi başka klişe sözlerde de yapıyoruz. Yok efendim neymiş: "Benim hayatta hiç pişmanlığım yok, her yaptığım şeyden memnunum." Hade ya? Bak sen! Yahu her insan -ya da kendi adıma konuşsam daha doğru herhalde- hayatını pişmanlıklarının üstüne kurar bea! Yaptıklarında hataların olacak, o hatalarından pişman olacaksın ki bir daha yapmayacaksın...
Sonra yalan söylemek var. (geçen girişinide yazmıştım bunun..) Güya hepimiz dürüstüz. Tamam dürüstüzde hep değil tamamen değil... "Aaaa ayol ben yalancıları hiç sevmem!" Yahu insanoğlu sende yalancısın... İşin zora geldi mi, şeye şemsiye yanaştı mı, çevir hemen bir dümen... Yalan değil mi bu? Yalaaaan da o beyaz yalan... Yalanın beyazı, karası olmaz... Nike'ın çıkardığı "Livestrong" bileziği mi lan bu renk renk?
Hea ama bunları yapmayın demiyorum zaten. Madem yapıyosunuz yapmıyoruz demeyin. Hepimiz biliyoruz, hepimiz yapıyoruz. Evet sen, Liv Tyler sende ossuruyosun bazen (hoş hiç inkar ettiğini görmedim de :); evet sen başı örtülü hanım teyze sende yalan söylüyosun; evet sen Brad Pitt sende duşta işiyosun (onunda inkar ettiğini görmedimde)...
Dediğim şu ki ikiyüzlü olmayın, neyseniz o olun ve onu söyleyin.... vermeyin kolpaları, sıkışları....

PS.Saat 11.30 da msn'de konuşulamayacak kadar çok kişi vardı; şimdi nereye gittiniz? nie uyuyonuz lan bu saatte... aboo saat 3.30 olmuş ayaküstü.... geri aldım lafımı. Ama cümleyi silmedim neden? çünkü siz msn kullanmaya başlayıp icq'yu kapayanlar... Evet, siz utanıp yüzünü yere çevirenler siiiiz! Utanın ulan utanın o icq kaç tane karı-kız işinizi bağladı sizin? kaç kere son anda bi sınavı haber verdi ha? bu mudur lan saygınız, bu mudur lan olayınız???

Pazar, Haziran 19, 2005

Doğum günü...

Dün doğum günümdü efendim. Neyse pek sevmem doğum günlerini, hiçte kafama takmam ama bu seferkinin hepsinden farklı bi atraksiyonu vardı. 18 yaşına girdik efendim. Artık bende nüfus kağıdımı alıp; kimseye bağlı olmadan, istediğim heryere gitme, istediğim şeyleri yapabilme hakkına sahibim. Teoride böyle bu iş... Ülkemizde böyle olmadığını zaten hepimiz biliyoruzda.... eee şey... bende olayı yaşayan biri olarak ayrıcanak söyliyim canım noolcak? =)
Bir kere insanın fizyolojisi değişmiyor... =) Kesinlikle organlarınız falan aynı kalıyor. Valla kişilik değişimine gelirsek; misal: "18 yaşından sonra kızların peşinde koşmaz" tezini çürütecek bişeyim yok elimde... Zaten çok koşan bi adam değilim ve saat 2.23 te de koşacak halim yok =) Ama şu ana kadar psikoljik, felsefik, metafizik bir değişimde yaşamadım... Zamanla yaşarsam onlar 18 yaşın değil zamanın getirisi olurlar... O yüzden o da değişmez bence... (ben sana dedim dimi? o isimde adamdan bir halt olmaz :) 1-2 kere tutturdu diye...)
Sonra efendim insanların size karşı tutumlarıda değişmiyor. Bakın aynen aktarıyorum.
Yer:Bizim ev, oturma odası Saat:01.30 civarları
Anne ütü yapmaktadır, oğul ise böyle yavuşak yavuşak zıplayarak gelir. Geyik yaptığını çaktırmamaya çalışarak elinden geldiğince ciddi bir sesle:
"Anne artık 18 yaşında oldum. Lütfen nüfus kağıdımı verir misin? Gece dışarı çıkıcam!"
"Ya git başımdan!"
voynk voynk voynk! (yarışmalarda elenince yarışmacı bir ses çıkar ya ondan)
Burdan benden genç olanlara sesleniyorum. "Hey, sen ordaki! Şişt sana diyorum gözlüklü! Normal bi doğum gününden umduğundan fazla bişey umma 18. doğum gününden. 18 yaşından da..."
Bak annem hâlâ içeriden bağırıyo..
"Yeter diyorum Mert sana" diye...
Uykumda geldi zaten...
Yaaaa oldu görürsem söylerim...

Cumartesi, Haziran 18, 2005

Okul kravatları

Ne acayip ya.. Okulda onca saat okdr şey yaşıyoruz, sonra eve geliyorsun, kravatını gevşetip çıkartıyosun ve büyük çoğunluğunu unutup gidiyorsun... Oysa yaşadığun olaylar, hatıralar, deneyimler o kravatın düğümleri arasına saklanıyor.. sonra sen onu çıkartıp koyunca gidiyor...

Hele en son bir kravat çıkarma var o çok fena... Senelerdir görüyosun aynı insanları sonra bir gün o kravatı büyük ihtimalle bir daha takmamak üzere çıkartıyorsun ve o adamların çoğunu hayatının sonuna dek görmüyosun bir daha...

ulan hayat ne acayip? nerde o insanlar şimdi? benim kravat yerine papyon taktığım günlerdeki insanlar nerde? aha! bugün kaç tanesi burda? bundan filanca sene filanca gün önce hepsi günün 8 saati yanımdaydı...

harbi çok acayip bişey şu hayat...

Yazamıyorum...

Allah allah, aklımda yazazcak bir sürü şey var. Planladım falanda kafamda ama nedense yazamıyorum... Bak ya sinir oldum... Bir yazı için şöyle bir başlangıç yazdım çok zorlama oldu o yüzden yazmayacağım... Belki sonra yazarım bunu ya da diğerlerini

"Excalibur filminde Kral Arthur, Merlin'e en önemli erdem'i sorar. Merlin önce cevap vermek istemez sonra, en büyük erdemin dürüstlük olduğunu söyler. Sonra Ultima Online'da, Lord British'in "8 Erdem"inden ilki de dürüstlüktür. Ben de severim dürüstlüğü ama yalan da söylerim. Onlar da söyler, sen bunu okuyan sen de söylersin. "Ben söylemem" diyen de söyler... Ama tabi dereceleri var; sıkışları, kolpaları vermem; vereni de sevmem. Dötümü kurtarmak için söylerim yalan genelde. Birkaç tane klişe yalan vasıtasıyla söylemek istediğim şeyler vardı o yüzden bunları yazdım uzun uzun... =)"

Cuma, Haziran 17, 2005

Özgürlük

Rehberlik dersinde, rehber hocamız Ayşe Yollu bize bir soru sorarak derse başladı. “Özgürlük nedir?” Sadece özgürlüğün tanımında bile değişik fikirler vardı. Oysaki bir kelimenin anlamı herkese göre aynı olmamalı mı? Bazı kelimler herkese farklı mânâlar uyandırıyor demek ki.

Bence özgürlük, herkesin istediğini yapabilme hakkına sahip olmasıdır, tabiki bazı sınırlar çerçevesinde. Peki bu tanım ne kadar doğru?

Belki de öncelikle tanımda ki çelişkiyi ortadan kaldırmak gerek,hem “istediğini her şeyi yap” deyip, hem “sınırlar koyarsak”; özgürlüğü hapse mi atarız? “Birinin özgürlüğünün bittiği yerde, bir diğerininki başlar.” Özgürlük deyince çoğumuzun aklına ilk gelen cümledir; bu çelişkinin cevabı. Özgür olmak sınırsız olmaktır. Ama herkes sınırsız olursa; bu hayat nerede başlayıp nerede biter? İşte bu yüzden “özgürlük” kelimesini bile kısıtlamış insanoğlu. Herkese bir bahçe vermiş, “İşte burada oyna ama sakın diğer bahçelere geçme” demiş. Aynen Tanrının Adem’e dediği gibi. İnsanoğlu sınırlı bir sınırsızlığa mahkum. Komik değil mi?
Tanımda “istediğini yapabilmesidir” yerine “istediğini yapabilme hakkına sahip olmasıdır” dedik. Bu da bizim sınırsız özgürlüğümüzle çelişiyor. Bunun sebebi şudur; özgürlük doğrudan eşitliğe bağlıdır, eşitliğin olmadığı bir yerde özgürlük de sınırlı olur. Bir kişinin bahçesinde havuzlar, tenis kortları varken; diğerinde ancak tek kale top oynanacak alan varsa; insan nasıl özgür olabilir ki? Her insan bir Ferrari’ye binmek ister, ama binemez. Özgürlük Ferrari’ye binebilmesi midir peki? Binemeyen adam özgür değil midir? Özgürdür. Peki, neden binemiyor, Ferrari’ye? Yoksa özgürlük o arabaya binebilme hakkına sahip olmak mıdır?

Özgürlük tanımını bile sınırlandırıyorsak, bu nasıl bir düşüncedir?

Atalarımız her ne kadar bazen birbirleriyle çelişkili sözler söylemiş olsalar da, aslında hep doğruyu söylemişlerdir. “Ademoğlu çiğ süt emmiş.” “Bal tutan parmağını yalar.” sözlerini ve deminki iki sınırlandırmayı birleştirelim.
1984 romanın yazarı George Orwell, önceleri Rus Devrimine inananlardandı. Bu ütopyaya o da pek çokları gibi kendini kaptırmıştı. Fakat gerçekleri gördükten sonra şunları yazacaktı:
Her hayvan eşittir, ama bazıları daha fazla eşittir.
Tamamen eşitliğe dayanan bir sistemde bile eşitlik olmazken, dünya üzerinde eşitlik nasıl olabilir ki? Eşitliğin olmaması güçlü ve güçsüzü ortaya çıkarır. Ama dedik ya “Adem oğlu çiğ süt emmiş.”, güçlü olan güçsüzleri koruyacağına daha çok güç peşinde koşar. Güçlü özgürlüğünün sınırlarını her gün büyütür; başka bahçeleri kendi bahçesine katarak. İşte bu yüzden tanımıza sınırlandırmalar koyarız. Güçlü, güçsüzü ezmesin diye. Ama kurallar, tanımlar yıkılmak içindir.
Dünyanın her yerinde insanlar eşit doğar, derler. Güzel bir hayaldir ama sadece hayaldir. Bir hayvanın iki, diğerinin dört bacağı varken nasıl eşit olabilirler ki? Nasıl istediklerini yapabilirler ki? İki bacaklı tavuğa, doğa yasasını koymuştur: “Sen en çok falanca hızla koşabilirsin.” diye. Daha hızlı koşmak isteyen tavuk nasıl özgür olabilir ki? Annesinin karnından kara derisiyle çıkan Amerikalı çocuk nasıl özgür olabilir ki?
İşte bu yüzden özgürlüğün, sınırsız özgürlüğün, sınırları vardır.

Yok mudur peki sınırsız özgürlüğü yaşayanlar? Olmaz mı? Ama şaşırmayın, sınırsız özgürlüğü yaşayanlar güçlü olanlar değillerdir. Onların da sınırları vardır. Tavuktan hızlı koşan kedi hayatının sonuna kadar uçmayı öğrenemeyecektir. Asıl özgür olanlar, özgürlüklerini arayanlardır.
Martı Jonathan Livington özgürdür. Ama özgür olmasının sebebi özgür doğması değildir. Özgür olmayı istemesidir. Diğer martılar balık avlarken o istediği şeyin peşinden koşmuştur ve yüz kırk mile ulaşmıştır, özgürlüğüne ulaşmıştır.
Santiago mutlu bir çobandır kendince. Fakat Salem Kralı ona hayallerini sunar. Kutsal menkıbesinin peşinden koşar ve kendi evinde özgür olur, gerçekten özgür, sınırsız..
Hayatta hiçbirimiz eşit doğmuyoruz; işte bu yüzden özgürlüğümüzü sınırlandırıyoruz. Goethe’nin de dediği gibi:
Bir küçük halka
Sınırlandırıyor yaşamımızı

Bu tanımı gerçek haline çevirmek bizim elimizde. Ne zaman ki herkes kendi özgürlüğünü bulur; işte o zaman sorunun cevabı her zihinde aynı olur:
Özgürlük nedir?

Kesişen Yollar


Yunanlıların Zephyros’u, bizim Karayel adeta ruhuma işliyordu. Birbirine asla değmeyen, her kar tanesi havayı biraz daha soğutuyordu. Tam bu sırada minibüs geldi ve o havalı kapılarını soğuk havaya inatla savurdu.

Minibüsün içinde hava biraz daha ılıktı. Direksiyon başında, bıyıkları Nietsche ile yarışabilecek, ağzında sigarası, bir yandan para sayıp, bir yandan öndeki otomobili sollayan şoför; muavin koltuğunda ise çantasından ve gri kumaş pantolonundan tanıyacağımız bir lise öğrencisi oturuyordu. En arkadaki dörtlü koltuğun en dibinde yorgunluktan uyuyakalmış, genç bir sporcu vardı. Ayakkabılarına bakılırsa hayatını futboluyla kurtarmaya çalışan biriydi. Paramı uzattıktan sonra koltuğun diğer köşesine de ben oturdum.
Yüz metre gitmeden minibüs durdu, açılan kapılardan içeri bir adam ve yanında ufak bir çocuk girdi.
Adamın siyah kısa saçları, ince bıyıkları ve kemikli bir suratı; altında her tarafı beyazlamış bir kot pantolon, üstünde ince ve kısa bir deri ceket vardı. Yanındaki çocuk ise adamın tersiydi sanki. Amerikan tarzı kesilmiş sarı uzun saçları, pembe şişman yanakları; Ayağında yere basınca topuğunda lamba yanan “ışıklı ayakkabılar”ı, üstünde de yeşil ve kırmızının en uyumsuz tonlarından bir kaban vardı.
*** *** ***
Şule kapıyı açar açmaz;
Çekil ulan kapının önünden!” dedi ve Şule’yi kenara itti Cevat. Şule, Cevat’ın yürümesinden anlamıştı:
Sen gene mi haplandın?
Cevat onu duymamıştı, kulakları uğultudan başka pek bir şeyde duymuyordu zaten. Salona daldı. Şule arkasından uzandı, ve omzundan tutarak Cevat’ı çevirdi.
Sana sordum, sana! Alo?
Hiç düşünmeden bir tokat attı Şule’ye Cevat. Şule’nin kapının koluna kafasını vurduğunu görmemişti, etraf bu ayrıntıyı görmek için çok parlaktı. Oğlu annesinin düştüğünü görünce ağlamaya başladı. Cevat:
Eee, yeter be!” deyip çocuğu kaldırdı. Şimdi, olaydan üç gün sonra, ayıldıktan sonra, ne yapacağını bilmiyordu.
*** *** ***
Emir bakkalda her çikolata gördüğünde içi cız ediyordu. Çok isterdi oğluna bu çikolatalardan almayı ama parası yoktu. Oğlu da öyle akıllı bir çocuktu ki daha yedi yaşında olmasına rağmen durumu anlamış, babasından asla hiçbir şey istememişti. Bir kere, yalnızca bir kere, o da kendisi hatırlamayacak kadar ufakken babasından “çokonata” istemişti, ama alamamıştı babası. Oysa Emir Bey, -ki altı sene öncesine kadar bir “bey” idi-, çikolatalar içinde büyümüştü. Babasının bir çikolata fabrikası vardı. Münich Üniversitesi’nde işletme okumuştu, nerdeyse doğduğundan beri piyano çalar, at binerdi. Ama yeteneklerinin, eğitimlerinin hiçbiri onun şirketi kurtarmasına yetmemişti, şirketin borçlarını ödediğinde; annesi, babası ve karısının mezarından, bir yaşındaki oğlundan başka hiçbir şeyi kalmamıştı ve cebinde bir kuruş parası yoktu. Altı yıldır şans yüzüne hiç gülmemişti, hiçbir işte dikiş tutturamamıştı. Şimdi yeni bulduğu işine ilk defa gidiyordu. Sebebini bilmiyordu ama altı senedir kendisini ilk defa bu kadar iyi hissediyordu.
*** *** ***
Alican akıllı bir çocuktu. Pek fazla dışarıya çıkıp, oyun oynamayı falan sevmezdi, zaten bu yüzden tombul bir çocuk sayılırdı. Televizyon seyretmek en büyük zevkiydi, kendi yaşındaki çocuklara göre film ve dizi bilgisi inanılmazdı. Dolayısıyla bakkala gittiğinde hangi çikolatayı alacağını bilirdi, çünkü reklamını çoktan görmüş olurdu. Bakkaldan çıktığından bir adam onu silah zoruyla kaçırınca, bu sahneyi görmüş olduğu birçok film ve dizi geldi aklına. Ama o akıllı bir çocuktu, uslu bir çocuk gibi adamın sözünü dinliyordu. Kaçması gereken anı bulduğunda bilecekti, çünkü bir çok kez başka çocukların kurtuluşlarını seyretmişti. Ve şimdi minibüse bindikleri anda kaçış olanağını görmüştü.
*** *** ***
İpek Hanım kapıyı açmadan önce:
Aaa! Emre yeter ama! Eğer rahat durmazsan göndermeyeceğim seni.
Emre tehdidi anlamıştı ve hemen zıplamayı kesti.
Anca açtınız kapıyı ya! Ağaç oldum kapının önünde!
dedi İpek Hanım’ın kardeşi. Yeğeni Emre’ye söz vermişti, onu cumartesi günü Galatasaray’ın maçına götürecekti. Bugün o Cumartesiydi ve Emre sabah kalktığından beri, -ki saat sekiz sularında uyanmıştı-, elinde bayrağı dayısını bekliyordu. Saat beş buçuk gibi dayısı geldiğinde tam sıkılmaya başlıyordu, zaten annesi de sabahtan beri bunalmıştı Emre’den. Oğluna montunu giydirdikten sonra,
Yeğenine dikkat et, o benim tek oğlum.
Dedi kardeşine, ikisini birden öptü ve yolcu etti. Şimdi Emre, minibüse binerken, heyecanı biraz azalmıştı, çünkü çok üşümüştü.
*** *** ***
Minibüste rastladığım biri büyük, diğeri küçük iki insanın hayat hikayeleri hangisiydi, belki de hiçbiriydi, bilmiyordum. Çevremizde onca insan; hepsinin farklı yaşamları, anıları, hayalleri var. Onlar sokaklarda yanımızdan geçip giden; hayatın, -bizim için isimsiz-, karakterleridir. Biz de onlar için isimsiz karakterlerden biriyizdir. Belki biri bir gün hayatımızı kurtaracak, belki bizi polise şikayet edecek. Bunun bizim için önemi yoktur. Bizim için önemli olan kendi hayatımızdır.
Hayat, içinde herkesin kendine ait güzergahı olan, bir yoldur. Birçok kişinin yolu bir diğeriyle kesişir. Kimisi bizi etkiler, kimisi etkilemez. Ama hayatımıza giren kim olursa olsun, onun da kendine ait bir yolu olduğundan, belli bir süre sonra bizden ayrılır. İşte bu yüzden aileniz, arkadaşlarınız, eşiniz sizi ne kadar etkilerse etkilesin; bu yolda yalnızsınız. Yola nasıl tek başınıza başladıysanız, aynı şekilde tek başınıza bitireceksiniz; aradaki fark hafızanızdaki o renkli montlu çocuk ve ince bıyıklı adam olacak…
 

Dinlediğiniz için saolun... Biz hep burdayız..