Pazar, Nisan 06, 2008

life sucks...

Çarşamba, Mart 19, 2008

Savaş Çocuğu / Emir ALIŞIK

Düne kadar elinde tahta bir kılıçla arkadaşlarınla oynuyordun. Gözlerinde saf bir çocuk gülümsemesi vardı. Bir oyun sanıyordun savaşı, ta ki küçük bir katil oluncaya dek.
Kara bir gecede, kara giysili süvariler, kara atlarla seni savaşa götürmeye geldiklerinde gözlerin hala ışıltılıydı, bakışların hala sıcaktı. Sonra soğuk çelikten bir kılıç verdiler, gözlerindeki ışıltıyı karartsın, sıcaklığı dondursun diye.
İlk kurbanının kanını akıtıncaya kadar hala bir oyun sanıyordun savaşı. Ama o ilk kan ellerine değdiğinde sen de anladın gerçek bir katile dönüştüğünü. Bu çocukluğunda oynadığın oyun değildir. Karşında senin kanını akıtmak isteyen düşmanlar vardı. Ve şimdi sen de bunu istiyordun. Arkadaşlarından biriyle en son göz göze geldiğinde lanetli savaş meydanında, soğuk kara temrenli bir mızrak gözlerindeki ışıltıyı silerek geçmişti onun şakaklarından. Bir an bile duraksamayarak ve mızrağa lanetler yağdırarak yoluna devam ederken soğuk kara kılıcın bir adamın daha içindeki sıcaklığı çalmıştı temiz yüzüne pis kanı sıçratarak. Sen artık lanetlenmiştin. Gözlerindeki soğukluğu görseydin, ölmüş masumiyetinin ardından ağıtlar yakardın. Ama görmedin. Tepende leş kargaları uçuşarak bir an önce ölmeni bekliyordu açlıkla. Bir an düşman saflarının ardına baktığında cehennemin kapılarının açıldığını görmüştün. Zebanilerin iştahlı bakışlarına dikkat etmemiş miydin? Aldığın her darbede onların vahşi ve soğuk sesleri geliyordu kulağına. Akan her damla kanın cehennemin alevlerine düşüyordu sanki, attığın her adım götürüyordu seni sona, sonsuz işkencenin başlangıcına, yoksa seni bekleyen zebanileri görmedin mi? Bu lanetli meydandan kurtulabileceğini mi sanıyordun? Çocukluğunun ölmesine rağmen hala bir çocuk kadar ahmaktın. Her adımında alevli salonlara daha da çok yaklaştığını bilemedin. Şeytanın kulağına fısıldayışını duymamış mıydın? O savaş meydanında ölmekte olan herkese şöyle fısıldar yankılı vahşi sesiyle:

İnsan kanı insan tafından döküldüğünde,
Zebaniler içer bu kanı sonsuz bir şevkle

Ve içildiğinde zebaniler tarafından kan
Anla ki lanetlenmiştir çoktan

O kanın sahibi ki alevden salonlara gelecek çaresizce
Ve ben bekleyeceğim onu alevlerin içinde

Ama artık çok geç savaş çocuğu; kara temrenli mızrak böğrünü delip geçerken seni kurtaracak bir el aradın acımasız sonsuz boşlukta, serin rüzgar son kez geçerken parmaklarının arasından hissetmeye başladığın tek şey öldürücü kızgınlıktaki alevler oldu. Çocukluğuna elveda diyemeden çocukluğun öldü ve kurtuluşun için tanrıya dua edemeden sen öldün savaş çocuğu. Gözyaşlaron seni kurtaramadı, çünkü onlar da yüzündeki lanetli kanla boyanmıştı.

Arkabahçe Yayıncılık'tan çıkan "Derinden Sesler" kitabından alıntıdır. İzin alınmamıştır. Şikayet olursa anında kaldırılacaktır.

sana bir kıyağım var len okuyucu! ödevim, sınavım fln var ya... gel sana geçenlerde eklemeye üşendiğim yazıyı okutayım... yanlız bariz ders yapmam lazım sonra...

anlaştık mı? ben yazıyı eklicem sonra derse kalkıcam? bak gelip sürekli başımın etini yiyorsun zaten...

ki mükemmel bir öykü. pek çok anlamda...

Salı, Şubat 26, 2008

bana tembel diyen sen! sana alıntılayacak bir çift sözüm var; ama şimdi valla alamam onu taaaaa oralardan...

Perşembe, Ocak 24, 2008

diyorum inanmıyorsun okur!

yakında, hatta ve hetta çok yakında; yenileyeceğim blogu! yaw bak hala ve hatta hele inanmıyorsun okur! ama ayıp oluyor, wallahide billahide üzülüyorum... ben üzülünce '-de'leri ayrı yazmam okur, bitişik yazarım... üzme beni okur, bana acımıyorsan türkçe'ye acı... biliyorsun tek derdi '-de'lerin ayrı yazılmaması... bir o düzelse herşey tamam... hea o düzelsin, herşey sıraylamı diyorsun, yahu sırayla ama sıranında bir sırası var bea okur... okur sen bu aralar çok başarısızsın... bak gerçekten... avam kamarasından oldun iyice, bi kendine gel, bi ayağa kalk titre, aynaya bak, yüzünü yıka... ayıp oluyo... anladın mı okuyucu? anladın sen anladın... ya da anlamadın?.. nebiliyim okuyucu ben seni...

hayır o değil, stajer oldum biliyorsun... rahatım yani...

ama bak gene yapıyorsun... hayır stajyer değil, direk stajer oldum okuyucu ben... yani böyle cahillik üstüne böyle ukalalık... gerçekten zayıfsın okuyucu... en zayıf halkasın hatta... öyle zayıf öyle zayıfsın ki... her tarafın kireç, pas tutmuş; temizlemeyle düzelmezsin sen, boyamak lazım seni...

murat usta, ordan boyayı kapsana şu okuyucuyu boyayalım, teftişten önce... ne çay saati mi?.. ama murat usta sende mi okuyucusun, nesin, neden böylesin, zaten servis kaçacak bak, ordan sonra yeni binaya çıkalım, ürün fişi bastıralım, korkmaz bey imzalasın olur mu? ama olmuyor olmuyor... okuyucu bak bozdun herşeyi herkesi kendine benzettin...

yahu inanmazsın beni bile kendine benzettin, bak satırlardır, kelimeler dolusu saçmalıyorum... böyle varil varil mal gelir, forkliftlen raflara yerleştirirsin ya; bende öyle satırlardır saçmalıyorum... ürün kalite kontrolünden bile geçmedi oysaki... oyasaki namurame iyi bir samuraydır bu arada... hayır okuyucu ükelalık ve hatta ukalalık yapma... samurai değil okuyucu, samuray... sen bilmezsin, tabi ya nereden bileceksin, ne zaman gittin ki sen en son doğaya?.. en sonu geçtim, sen en ilk doğaya bile gitmemişsindir, senin doğan, holdingdir... hatta o bile değildir... geçiştirme konuyu... samuray nehirlerde yaşayan bir hayvandır... sen bilmezsin okuyucu...

ben gidiyorum okuyucu, senin gibi boş gezenin boş kalfası ve hatta boşt gezenin hoşt kapağı değilim ben, stajerim ben... işim var gücüm var... baretim var, gözlüğüm var, pantalonum ve hatta pantelonum var, centrino dual core hatta...

ama üzülme okuyucu, öylesin böylesin ama ben seni genede tutarım okuyucu... tutarım derken, minareden aşağı atlasan, aşağı inip tutarım hatta...

haydi kal sağlıcakla ve hatta salıncakla...

Perşembe, Ocak 03, 2008

ooo bu gece delilik sınırındayım, bariz blog yazmalıydım...

alıntıdır... nerden? kimden?

senden! benden!

Perşembe, Aralık 13, 2007

çok yakında yeni bir düzenlemeyle karşınızda olacağız... bizi bekleyin anacım, baaaay!

Salı, Nisan 03, 2007

gri... asfalt... yol...
kırmızı... sıkış pıkış... otobüs...
oğlan... otobüste... baymış...
kız... durakta... güzel... çok güzel...
oğlan... şokta...
otobüs... gidiyor...
kız... durakta... duruyor... hala çok güzel...

Felix Felicis, otobüste kapıların açılmasını rica eden tuşa bastı şoktan çıkar çıkmaz. Otobüs yolun ortasında durmadı. Felix bağırdı "Pardon kapıyı açar mısınız?". Şöför kapıyı açtı. Felix koştu, kızla tanıştı. Evlendiler, sonsuza dek mutlu yaşadılar.

Infaustus otobüste kapıların açılmasını rica eden tuşa bastı şoktan çıkar çıkmaz. Otobüs yolun ortasında durmadı. Infaustus bağırdı "Pardon kapıyı açar mısınız?". Şöför kapıyı açmadı "Durakta açabilirim, diğer türlü yasak!" dedi. Yaşlı Teyze herkesin duyabileceği bir sesle "cık cık cık" yaptı, Infaustus'un davraşını hoş karşılamadığını göstermek için. Infaustus bir sonraki durakta indi, hayatında hiç koşmadığı kadar hızlı koştu. Kız durakta değildi. Tekrar koştu, aradı, aradı, aradı... Bulamadı...

Iudiciarius otobüsten indi. Kız yoktu. Kızı aradı buldu. Sonsuza dek mutlu yaşadılar.

Adoreus otobüsten indi. Kız yoktu. Kızı aradı buldu. Anlaşamadılar.

Misericors otobüsten indi. Kız yoktu. "Amaaaan, salla" dedi. Gelen ilk otobüse bindi.

Fideliter hiç paniklemedi. Hayatını tamamlayacak olan kişi oysa illa bir gün karşılaşırlardı. Ertesi sabah okula giderken kız yanına oturdu. Evlendiler, sonsuza dek mutlu yaşadılar.

Bardus Hebes paniklemedi. Hayatını tamamlayacak olan kişi oysa illa bir gün karşılaşırlardı. Ertesi sabah okula giderken yanına Bıyıklı Amca oturdu. Kızı hayatı boyunca bir daha görmedi.

Vereor hayatını tamamlayacak olan kişinin o olduğunu anladı. Ama otobüsten inecek cesareti yoktu. Kız arkasındaki otobüse bindi ve Fideliter'le tanıştı.

Deses Sidis hayatını tamamlayacak olan kişinin o olduğunu anladı. Ama otobüsten inecek hali yoktu. Otobüsten kendi durağında inince bir Sosisli yedi.

Vulpecula Deses Sidis'i dürttü. "Offf oğlum kıza bak!" dedi.

Cupidines cep telefonundan sevgilisine "Seni Seviyorum" diye mesaj attı.

Vacca yarın sınavım var diye düşündü.

Lutum Paedor yanında oturan sevgilisine tek kelime etmeden, kızı aramak için otobüsten indi. Buldu! Kız ona "Sapık!" diye bağırdı, kafasına çantasıyla vurdu. Lutum'un hayatı söndü.

Situs Sordes yanında oturan sevgilisine tek kelime etmeden, kızı aramak için otobüsten indi. Buldu! Kız ona "Sapık!" diye bağırdı, kafasına çantasıyla vurdu. Situs, "Tüh lan öbürünüde otobüste bıraktık" dedi.

Curatio yanında oturan sevgilisine baktı. Yerinden kalkmadı. Zaten kız evliydi.

Multiformis yanında oturan sevgilisine baktı. Yerinden kalkmadı. Ertesi gün sevgilisyle ayrıldı. Kızda otobüs geçerken Multiformis'i görüp ona aşık olmuştu oysaki.

Aegreo Oculus otobüsten koşarak indi. Hayatının aşkını bulduğuna emindi. Kızı bulduğunda dünyası karardı. Kız güzel filan değildi.

Salubris Caesius otobüsten koşarak indi. Hayatının aşkını bulduğuna emindi. Kız güzel filan değildi. Ama onun için önemlide değildi hayatının aşkını bulmuştu.

Pullus koşarak otobüsten indi, kıza ilan-ı aşk etti. Kızın arkasındaki İzbandut Genç ayağa kalktı. Pullus arkasına bakmadan kaçtı.

Fortes Fortuna Adiuvat koşarak otobüsten indi, kıza ilan-ı aşk etti. Kızın arkasındaki İzbandut Genç ayağa kalktı. Fortes'e saldırdı. Fortes çok dayak yedi ama aşkından vazgeçmedi.

Observito otobüsten indi, kıza ilan-ı aşk etti. Kızın arkasındaki İzbandut Genç ayağa kalktı, durağa gelen başka bir otobüse bindi. Kız ve Observito evlendiler.

Appello otobüsten indiği an arkadan gelen bir başka otobüs ona çarptı. Kız Appello'yu -hayatının aşkını- hiç unutmadı.

Bes Bessis otobüsten hemen indi. Ama kız yoktu. Hiç olmamıştı.

...

Çarşamba, Şubat 14, 2007

Sabır, önemli erdemlerden biridir; buna hep inanırım. Fakat, erdemler hakkında konuşmayı çok seven bilgelere, üstatlara bir sorum var.

Nereye kadar?

Pazar, Şubat 04, 2007

Blood Diamond diye bir film var. Ben beğendim, bence gidin görün. Klişelerle dolu. Ama sınırsız sayıda...(Dikkat!!! Spoiler içerebilir !!!) Ernest Hemingway'ın bir romanı var, "Çanlar kimin için çalıyor" diye. Hatta Metallica'nın şarkısıda var. Kitabın sonu, şarkının odak noktası; resmen filminde sonu... Yok artık dedim. Ayrıca sonunu beğenmedim. Artık eskisi kadar duygusal değilim galiba (= (!!!Spoiler bitti!!!)


Film bence güzel. Kız güzel, oğlan güzel, sahneler iyi, çekim fena değil. Oyunculuk eğer aksanlar doğruysa iyi (ki benim hoşuma gitti doğru yanlış bilmem). Ben beğendim.

Ama beğenmeyecek olsanızda gidin. Gidin eğer farkında değilseniz bazı şeylerin farkına varın.

Geçenlerde, Swarovski adlı markayı merak ettim. Lan niye bunlar cam gibi ama bu kadar pahalı? Hem kristal ne ki? Elmastan farkı ne? Elmas niye değerli ki? Böyle bir çok soru vardı kafamda bazılarını cevapladım, bazıları hala cevaplanmadı. Ama filme gidin ve sadece bu parlak taşları görmeyin. Biz kıçımızı serip rahat oturabilelim diye, götlerinden ter akan normal insanları görün. Sadece işçileri, zencileri değil... Gidip John Steinbeck'in Pearl'unu okuyun....

Hiç sevmem kendisini, aslında babasını da sevmem. O da tanısa beni sevmez herhalde. Bugün bir yazısı yayınlandı. Kendisi çok şahane bir gazeteci ya; 11 sene önce yaşanan bir olayın, 3 sene önce çekilmiş filmini konu etti. Diyeceksiniz ki ne kadar önemli olursa olsun zorunda mı adam bilmek, yazmak? Yok değil de. O bir gazete yazarı madem yazacaksın, zamanında haber al, zamanında yaz... Herşey bittikten sonra değil. Hoş hiç bir şey bitmedi ama... Neyse ayaküstü saydırdım. Okuyun bugünki yazısını. Ayrıca filme gidin; Afrika'yı görün, iç savaşı görün, Rwanda'yı görün, Hutu'ları Tutsi'leri görün... Kimisi için herşey, kimisi için hiç birşey uğruna akan kanları, kazılan mezarları görün...

Diyeceksiniz ki, lan Rwanda' ya yardıma mı koştun? Yok, benimde haberim 2 sene önce oldu olaydan. 5 kuruş para mı yolladın? Yok. Ben sadece bilin diyorum öğrenin ve senin, benim, onun, şunun, bunun, çocuğu gibi hiçbirşey yapmayın... öyle oturun evde...

Hayde gençler hepbecenek!

This Is Africa! You sons-o-bitches!
Bundan herhalde 3 yıl fln önce karatahta'ya yazmıştım bunu. Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa, şu an için çok saçma gelen bir sebeptendi. Şimdi gene yazacağım ama bu sefer daha evrensel. Ama bir sonraki yazımla bir alakası yok o kadar evrensel değil. Henüz aktivist olmadım...

Japonlar'ı bilirsiniz; hani şu ufak boylu, çekik gözlü, çok akıllı, kareteci insanlar. Deprem ve tsunamili bir adada sıkış pıkış yaşıyorlar. Ben çok severim kendilerini. Gerçekten! Anatoayşteyimas!

Eski vakitlerde, Samurai denen kişiler yaşardı bu Japonya'da. Kendileri Shogun'ların en seçkin askerleriydiler. Aynı zamanda erdemlerin yaşayan bir göstergesi. Bir tür doğu şövalyeleri diyebiliriz rahatlıkla... Savaş tarzları, hayata bakışları, yetiştirilişlerinde hem farklar hem benzerlikler vardı.

Samurai'ların günümüz toplumunda bilinen özelliklerinden biri, onurlarını kaybettikleri zaman uyguladıkları intihar geleneğidir. Harakiri.

Onurunu kaybetmek pek çok sebepe dayanabilirdi; savaşı kaybetmek, korunacak kişiyi koruyamamak... Onurunu kaybeden savaşçı harakiri yapar ve ruhlar dünyasındaki yerini alırdı.

Harakiri, pek çok filmde yanlış lanse edildiği gibi yapılmazdı. Harakiri yapmak için, Samurai'ların normalde kullandıkları uzun kılıçları - katana - kullanılmazdı. Onun yerine kama veya hançerden biraz daha uzun ama aynı işlev için kullanılan wakizaşi'ler kullanılırdı. Önceden harakiri tek başına yapılan bir hareketken, daha sonraları çok acı verdiği için bir yardımcıda bulundurulmaya başlandı.

Harakiri yapacak kişi, yere dizlerinin üzerinde oturur wakizaşi'yi göğsünün sağ alt kısmına saplar önce sola, sonra yukarı çekerdi. Bağırsakları dışarı dökülürkenki acı çok fazla olduğu için yardımcısı da katana ile başını keserdi...

İyi ki şu an bir wakizaşim yok...

not:ya çok uzun yazdım hikayeyi resmen asıl yazacağım konudan uzaklaştım =) ayrıca bu bir intihar bildirgesi veya isteği değildir. camus'ü okumuş ve anlayana kadar (yani anlayabildiğim kadarıyla) kıçını patlatmış bir adamım, işim olmaz öyle şeylerle... ayrıca öyle ümitsiz fln değilim, ümitten fazla sahip olduğum birşey yok... eeee bu da olmadı ki! lan bi sinirimiz bozukken yazı yazdırmıyosunuz lan!

She is never Desperate... or Lost... She is Veronica Mars


Bir dizi var. Amerika'da 3. sezonunda. Lost'la fln beraber başladı. Hatta direk aynı saatte yayınlanıyordu. Çatışmayı kaybetti başka saate konuldu, ama savaşı kaybetmedi. Şahane dizi! Resmen bomba yani. Hastasıyım. Snek'te yayınlanıyor, şu anda 1. sezon 11. bölüm civarında, gün içinde saat 15.00, gece 3.00'da fln. hafta sonları 3+2 diye tekrarıda var. Konuyu filan üşendim anlatamiyacağım. Öyleki imdb veya wiki veya ek$i'den link vermeye bile üşendim. Girin bakın ya herşeyi biz mi yapıcaz? =) Zaten beni bilen bilir, öyle kötü tavsiye vermem genelde... Aşık olmasam, Veronica'ya aşık oluyorum diyeceğim ama insan iki kere aşık olamaz yani =) dimi? Çevir oğlum çevir... ehehe

Reankarnasyon? Böyle mi yazılır acep?

Bir internet sitesi var. (Heh siz şimdi hemen merak edersiniz; "Hani link, hani link?" dersiniz. Alın ülen alın, utanmaz kör kurbağalar =). Link ) Doğum tarihinizi giriyorsunuz. Size önceki yaşamınızda kim olduğunuzu söylüyor.

Yok artık diyorum! Yok artık! Yok artık! Yok artık! Ali Sami!

Diagnosis:
I do not know how you feel about it, but you were female in your last earthly incarnation.
You were born somewhere around territory of modern USA South-Center approximately on 1450.
Your profession was chemist, alchemist, poison manufacturer.

Your brief psychological profile in that past life:
You always liked to travel, to investigate, could have been detective or spy.

Lesson, that your last past life brought to present:
You should develop self-love and ability to implant hope into hearts of people. Ambition -- is not everything. True wealth is buried in your soul.

ABİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİ! DURUUUUUUUUUUUUUUUUUN! YOK ARTIIIIIIIIIIIIIIIIIK! OLMAZZZZZZZZ BÖYLE ŞEYYYYYYYYYYYYYYYYYY!
neyse bunu yazmicam şimdilik ama şöyle bişey söyliyim. 2oo sene farkla tamamen aynı şey çıkar mı abi iki insanda? diceksinizki mert saçma mısın? herhalde internet sitesinin database'i var her tarihe sallıyo. toplasan toplasan farklı 2o-4o tane vardır. denk gelmiştir. lan hangi insanla aynı geldi yanlız.... allahım neler oluyor bu hayatta??

olağanüstü bir hayatta yaşıyorum.
amerikanlar ekstodineri derler ya ondan...

vay anasını ağzım açık kaldı...
ama ağzımı açık bırakan sebepler bomba ya...

ya biraz açıkliyim. biraz karışık bi yazı oldu ama ossun. benim için bu kadar uygun bişey çıkmazdı. ama ikinci girdiğim için benimle aynı şey çıkması zaten bomba. ama onun içinde bu kadar alakasız bişey çıkamazdı. yani site biraz garip dikkatli olun...

bu arada düzgün yazıyodum, gene heycandan çet ağzına kaydı... aman koyayım dibine... =)

sonradan gelen edit:baya yalan site =)
Ya yazıcam, harbiden yazıcam... Ne zaman bilmiyorum ama... 12 tane fln konum var hatta not aldım başlıklarını (= ehehe gerçekten baya üşengeç pis bi adamım... yaşasın chat ağazııııııııııı (=

Öhöm düzeliyorum...


-Ah geri döndün?
-Kim?

-Sen!
-Bir yere mi gitmiştim?
-Gitmemiş miydin?
-Hımmm... Bir dakika bir düşüneyim.
-Birşey soracağım.
-Sor tabii.
-Hayatında hiç bir zaman "Bir dakika" demedin, hep "bi dakka" dedin; şimdi niye öyle yazıyorsun?
-Ortaokulda bir Türkçe hocam söylemişti. Yazılarda kurallara uygun yazılır, ama sen onu okurken konuşma diline çevirmekte serbestsin.
-Biz konuşmuyor muyuz şu an?
-Konuşuyor muyuz? Ben yazışıyoruz zannediyordum.
-'Yazışmak' ne gudik bir kelime yalnız.
-Dinime küfreden... 'Gudik' ne ki?
-Bunu sen mi soruyorsun?
-Başka birinin sormasını mı isterdin?
-Hımmm... Bir dakika bir düşüneyim.
-Neyi düşünüyorsun ki?
-Kimin sormasını istediğimi.
-Yani başka biri sorsun isterdin?
-E, herhalde!
-...
-Yok artık! Şaşırmış numarası yapma!
-Numara yapmıyorum ki gerçekten şaşırdım.
-Ya yok artık ya! Hala seni şaşırtabiliyor muyum?
-İşin eğlencesi burada değil mi?
-Haklısın aslında galiba...
-Bu arada...
-Söyle?
-Benim sorduğum soruda kaynadı.
-Hangi soru?
-Heh, işte bende onu diyordum.
-Ağabey, sen iyice saçmalamaya başladın yanlız.
-Ağabey dedin millet gerçekten, kardeş sanacak.
-Gene aynı hoca çok şikayet etmişti mizahçılardan. Ağabey'i abi yaptılar diye. Bende ne zaman hitap kelimesi 'abi'yi kullanacak olsam, 'ağabey' yazmaya çalışırım. Bazen anlamayacak tipler oluyor, onlara 'abi' yazıyorum tabii, ya da vaktim olmuyor, unutuyorum falan... Uzun zamandır dikkat etmiyordum yanlız.
-Kim o anlamayacak tipler?
-Magazine sardık galiba?
-Ne alaka?
-Polemik çıkartmaya çabalıyorsun gibi bir his var içimde.
-Ne alakası var?
-Gülmesen daha inandırıcı olurdu.
-Gerçekten inanır mıydın ki?
-Tabiki hayır. Seni benim kadar iyi kim tanıyabilir ki?
-Bir insan diğerini ne kadar iyi tanıyabilir ki?
-Ooo, felsefe yapma. Hiç havamda değilim. Ayrıca bir girersem beni bir daha çıkaramazsın biliyorsun.
-Demin birşey fark ettim. Aslında kıllandım önce, sonra kontrol edince emin oldum.
-Ne o?
-Bir Türkçe hocası var ya ortaokulda?
-Evet?
-Onu bir sen, bir de ben söylemişim.
-Yani?
-Gerizekalı mısın?
-Yooo! Zaten ben anladım, sen anlat istiyorum.
-Gereksizsin yani?
-Konuya geri dönersek...
-Of! Aynı hocadan alakasızca bahsediyoruz. Kuşkulanacaklar?
-Okurlar mı ki? Dikkat ederler mi ki? Anlarlar mı ki?
-Ağabey, ben onu bunu bilmem. Ben kaçıyorum.
-Nereye gidiyoorsun?
-Yok, hani gidiyorum yerine kaçıyorum değil, harbiden kaçıyorum.
-Ne kadar kaçabilirsin ki?
-Ya iki rekat uzatma ya, hadi geliyor musun?
-Gelmeme ihtimalim var mı?
-Dene istersen?
-Yok, bugun hiç kastırasım yok.
-...
-..?
-Hala duruyorsun?
-Tamam ya!

Pazar, Kasım 26, 2006

Minibüs şöförü ağabey, ne kadar çok kargaya benziyordun. Saçların, gözlerin, yüzün, sesin...

Pazar, Kasım 12, 2006

"Good news! We got him, son!" dedi Gotham Başkomseri, genç Bruce Wayne'e anne ve babasının öldürüldüğü akşamın ilerleyen saatlerinde... Çünkü anne ve babasını katleden hergeleyi yakalamışlardı.

Yeter miydi? Onlar yakalayınca anne ve babası geri mi dönmüştü? Korku, nefret, acı, kızgınlık yok mu olmuştu?

Ne salak komiserler var...

Üşeniyorum, öyleyse yarın...

Allah belamı verecek!

Pazartesi, Ekim 30, 2006

Ağlarım, ağlarım bok yoluna ölenlere ağlarım...
Ağlarım, bütün herkesin sevgilisi Tanis Yarım-Elf'e ağlarım...
Ağlarım, Aşil'e ağlarım...
Ağlarım, atların terbiyecisi Hector'a ağlarım...
Ağlarım, Bruce Wayne'nin babası Thomas Wayne'e ağlarım...

Ağlarım, Karagöz ile Hacivat'a ağlarım...

Perşembe, Eylül 28, 2006

Bir hikaye başlıyor...

Orta sıcaklıkta bir yaz sonu gönüydü. Arkadaşlarının evinden çıkmış, asansördeydiler. İki kişiydiler, biri kız öbürü oğlan. Oğlan uzuna yakın boylu, kumral tenli, lise sonrası keçimtrak sakallı gudik bir şeydi. Kız’ın boyu ortaya yakındı, gözleri kahverengi ve ela arası bir renkti (ama elaya daha yakın). İkiside yorgun ve mutlulardı. Oğlan, Kız’a alakasız bir şekilde “Senin İtalyan bir akraban olması mümkün mü ya?” dedi. Kız, uzunca düşündü, “Ya galiba babamın akrabalarından biri yaşıyor İtalya’da.” dedi. Oğlan’ın gözleri parladı, ve “Close enough, close enough!” dedi. Kız “Niye, ne oldu ki?” dedi. Oğlan açıklamadı, sadece güldü. Kız bundan yıllar sonra öğrenebilecekti nedenini...
****** ****** ******
İyi bir üniversitenin, iyi bir bölümünde üçüncü sınıfındaydı. Ders, bölümünden dolayı pek şaşılmayacak bir şekilde, kimyaydı. Sınıfça labaratuardaydılar, organik ile alakalı birşeyler dönüyordu ortalıkta. Oğlan’ın gözlerinin altı, onun için pek alışılmadık şekilde, mosmordu. Saçları, -ki bunda şaşırılacak bir şey yoktu, normalde de öyle olurdu-; (Aslında normalden biraz daha karışıktı galiba.) karmakarışıktı. Deneyine herkesten daha fazla dalmıştı. Hatta dikkatli bir göz, onun herkesten daha farklı bir şeylerle meşgul olduğunu da görebilirdi. Uzun vakit geçti, şişelerin içindekiler fokurdadı, onlar fokurdarken şişeler birbirine çarpışıp şıngırdadı... Sonunda, daha hiçkimsenin deneyi yarılanmamışken, Oğlan eşylarını topladı ve gitti.
****** ****** ******
Uzun saatler kendi içinde ahlak çatışmaları yaşadı. Şu ana kadar düşündüğü, inandığı pek çok şeye ters düşüyordu aklındakiler... Ki işini çok sıkı tutarsa “pek çok şey” olurdu; eğer ipleri biraz gevşetirse, “herşey” yalan olurdu. Uzun saatler biribirini kovaladı; kimisi kaçtı, kimisi yakalandı ama ne kadar zaman geçtiği bilinmez; sonunda kendini kapadığı yerden çıktı. Romanları eleştirirken kullanılan “Karakterin geçirdiği değişimin altındaki sebepler açıklanmamış.” sözüne uygun bir şekilde, değişmişti. Kimse ne olduğunu, neden olduğunu bilmiyordu, sadece olmuştu işte... Hayattaki pek çok şey, hatta belki de hayatın ta kendisi gibi.
Aylar Önce Sobelenmiştim :)
Secho beni sobeledi, sende sobele dedi. Ama ben tembelim, gereksiz işlerle gereksiz saatler uğraşıp sonra "Üleeeeeeen" diyen bir koçerayım. Kaçmak yersiz, mecbur kopyalayamayacağım, çünkü ben aynı zamanda kararsız, aynı anda herşeyi sevebilen maymun iştahlımtrak bir bobinim.

Yaptığım 3 iş:
Görmek istemek, görmek, özlemek
Ultima oynamak
Okula gitmek

Defalarca izlenebilecek bu aralar aklımda olan 1 film:
Vincent (Tim Burton)

Yaşadığım 2 semt:
Bahçelievler
Florya

İzlemekten hiç sıkılmayacağım kesin bir kaç televizyon programı:
Coupling
Seinfeld
Married with Children
Friends
South Park
CSI:Amerika'da bir yer, tercihen New York

Tatil içinde en çok bulunduğum yer:
Bilgisayarımın önü

En sevdiğim bir sürü yemeğin içinde en iyilerinden biri:
Yumurtalı Patates

Hemen şimdi olmak istediğim yer:
Yanı

Şu an aklıma gelmeyen şey:
Demin aklımda olan şey

Akıllardan gitmeyecek bir kaç söz:
Ayrı bir başlık altında yazılması kararlaştırıldı

Ulan bir şeyede 4 tane yaz diye uydurduğum 4 şey:
Kupa, Maça, Sinek, Karo Kız/Vale/Papazları
4 Silahşörler
Okuduğum okullar
Adım

Sobelediğim 3 kişi:
Chori chori angalisse!
Secho! =)
Durdurulmuş Zihin
 

Dinlediğiniz için saolun... Biz hep burdayız..