Cumartesi, Aralık 19, 2009

Hiçbir blog yazımda başlık yokmuş yahu (bu tarafta vardır illaki, yeni tarafta yok asıl). Gerçekten aram kötü başlıklarla sanırım.

İlginç ama, hiç yok yani. Ki burada da toplasan 3-5 tane vardır. Orta 2'deydim, 5 puanımı kırmıştı hoca; başlığı unuttum diye. Sanırım böyleydi. Demek ki neymiş: Zorla güzellik olmaz.

Hazırsanız ilk kez kullanacağım, heyecanlıyım: swh

Pazartesi, Aralık 14, 2009

Hani eski bir şarkı vardır, ya da eski bir film. Hatırlayamazsın tam. Ama hiç unutamazsın.

İşte; sonra arar, bulursun onu. Ama o eski tadı alamazsın ya, işte; o çok üzer beni.

Cumartesi, Kasım 21, 2009

o değil de. şey.
bide öbürü.
sonra beriki.

neyse böyle uzar.
unutmayalım bir ara uzatalım.
tercihen rakı sofrasında.

bazen (değil çoğu kez) blog'un adresini yazarken "blogspot" yerine "blogpsot" yazıyorum (sürekli gamil yazmam gibi (ama çözdüm artık yazmıyorum, buton yaptım tıklıyorum (hem sonunda biri almış gamil'i zaten iyi))). baya komik, şey ediyim dedim.

şey ettimde aslında niyetim öyle değildi.

o değilde.
şey.

Cumartesi, Kasım 07, 2009

bla bla bla...

Cuma, Ağustos 07, 2009

"Rastgele"ye yazmıştım bunu. "Inside joke"ları biraz çok, ama ben seviyorum; ki onları anlamadan sevenler de var. Bilemiyorum...

-

Zengin, Labancı Üniversitesi'ndeki odasında mutlu bir şekilde oturuyordu. Kimbilir neyle uğraşıyordu; -bu konuda çeşitli teoriler olsa da konumuz o değil-. İşte bu Zengin, paşa paşa otururken; bir anda *fiyt* *fiyt* ses efektleriyle açık camı, kapalı perdelerinden içeri birşeyler girdi. Bu içeri giren şeyler *thud* *thud* ses efektleriyle de Zengin'in masasına saplandılar. Zengin şaşırdı! "O de ne ola ki?" dedi kendi kendine. Aslında Kemre oturuyordu arkasında ama onun kulağında kulaklık vardı, olayların hiçbirini duymamıştı. Zengin masasına saplanan şeylere yaklaştı ve şaşkınlığı adeta katlandı!

Bunlar shurikendi. Türkçemize kötü aksiyon filmleri ve japon çizgifilmleri ile giren "ninja yıldızları"! Zengin, "Hasktrastortu!" diyip; cama koştu. Böyle birşey mümkün müydü, bugüne kadar hala çözülmedi ama; Zengin'in şaşkınlığı daha da katlandı!

Dışarıda turuncu eşofmanlı; sarı, diken diken saçlı bir çocuk koşuşturuyordu. Ama ne koşuşturmak! Adeta *bızt* efektiyle ortadan kayboluyor, sonra ilerki dalda ortaya çıkıyor. Bir shinobi'nin yapması gerektiği gibi kolları geride patır patır koşuyordu. Zengin'i camda görür görmez; kendinden büyük ve saygı gösterilmesi gereken bir figür görmüş sokak çocuğu gibi "Pardon abi!" dedi yumuşacık bir sesle. Ardından sert bir sesle ekledi: "Hepsi o şelefsizin yüzünden!"

"LAAAAAN SASSSSKEEEEEEEEEEEEEEE!!!!! Allahın eziği gel buraya!!!!"
Tam o sırada pembe saçlı bir kız çıkıverdi ortaya:
"Naruto-kun lütfen Saske-kun'u kurtar!" Adının Naruto olduğunu anladığımız sokak çoçuğu, sevecen gözlerle kıza baktı ve dedi ki:
"Bak Sakura-chan, seni çok severim bilirsin. Ama o gerizekalı yüzünden beni kızdırma yemin ediyorum çakarım sanada bi tane!".
Adının Sakura olduğunu anladığımız, pembe saçlı kız "Shannarooooooo!" diye bağırıp; adının Naruto olduğunu anladığımız sokak çocuğunun tepesine okkalı bir tane yapıştırdı!

"Len hepsi senin yüzünden, Allah'ın eziği; gerizekalı emo Saskeeeee!" diye hüzünle söylendi adının Naruto olduğunu anladığımız sokak çocuğu.

Zengin camdan içeri girdi ve düşündü. "Bu Labancı'dakiler mi manyak, yoksa benim öğlen yemeğinde yediğim küçük çocuğun tarihi mi geçmişti?". Tam bu saniyede monitörde ayakbaşparmağı kopan adamı gören Kemre, bayıldı ve tekerlekli sandalyesiyle beraber, yuvarlanarak geriye düştü.

Cumartesi, Temmuz 25, 2009

Aslında o kadar çok şey var ki söylenecek...

İşin kötüsü "Yaaaa çok yoğunum valla, dötümü kaşicak vaktim yok!" diyecek bir durumda da değilim. Daha da kötüsü arada söylüyor olsam da, hiçbir zaman diyebilecek durumda olacağımı da sanmıyorum.

Ayrıca söylenecek şeyleri "çok"luğu da hiç azalmayacak. Belki "bok"luğu azalır. Aslında bilemiyorum, herşey olabilir.

Ben küçücük bir çocuktum; herşey çok farklıydı, herşey aynıydı. Ben büyüdüm, küçücük bir çocuk kaldım; herşey çok aynı, herşey farklı. Zaten ben küçükken çok salaktım, büyüdükçe çok akıllandım. Ama ancak bu kadar olabildim. Anlayın ki ne kadar salaktım. Aslında küçükken herkes salak olur, büyüyünce ise çok daha kötü birşey. Hele bir de o herkesin olduğu "çok daha kötü birşey"i olup, hem de iyice salak olanlar var; büyüyünce, onların hali çok fena. Hiç sormayın, gece gece, erkek adam adam ağlarım. Sessizce ağlarım, pek göz yaşı da dökmem ama arada nefes filan çekerim. Olur bazen. Sert görünürüm, ya da doğrusu olduğumdan farklı görünebilirim ama arada bende zırlarım. Bazende cümlelerin başıyla sonunu kaçırırım. Bazen paragrafların da ve bazen yazıların da... Birkaç kez hayatların da başlarıyla sonlarını kaçırdım. Ama "merhamet"...

Bazen düşünüyorum da, - aslında bazen değil sık sık, - aslında sık sıkta değil bazen -- bilemiyorum. Zor şeyler, arada bir de kolay. Ama kısmen zor, hükmen kolay.

Aslında hiç durmasam belki hep yazabilirim. Ama ne kadar anlam ifade eder onu hesaplayamıyorum. Ayrıca aynı tonda gider mi şittiremiyorum. Kısmen oluyor da, fiilen olmuyor.

Aslında şiirde yazarım çok iyi. İlk şiirimi İnglizce yazmıştım inanmazsınız. İlk dinleyen - zaman tutmuştum - tam 5 dakika gülmüştü. Ay bi dakka! Ondan önce de yazdım ben. Ama o önceki yazdıklarımdan biri de İnglizce'ydi. Evet İnglizce'm çok iyidir. Gene de olmuş. Absolutely and wonderful. Sometimes, everyone, minimally, forgetful...

O değil de olmuyor. Ya tamam, oluyor da; daha da olabilir. Verimlilik artabilir. Teşvikler arttırılmalı, bürokratik engellerin önüne geçilmeli.

Acaba ben, ben olmasaydım; ben kim olur du? Ya da bir film çeksek, o film benim hayatımı anlatsa, - çok bariz ben seyretmem o filmi - belki holivud yapımıysa, seyirciye oynadılarsa olabilir - aaaa belkim 3d yaparlar - bariz ben seyretmem o zaman ---- beni kim oynardı? Nasıl çalışırdı o role? Hangi yöntemi kullanırdı? Yok beğenmedim bu paragrafı. Be'encil oldu.

Bazen hayaller kuruyorum, belki fark etmişindir; ki pek çaktırmam. O hayaller bazen gerçek oluyor. Ama bazen olmayacaklarını bilerek kuruyorum. Bazen de olmayacaklarını bilerek kurmadan edemiyorum. "Kurma" diyorum, "Dur" diyorum; olmuyor.

"..." diyorum; 1,5 TL istiyorlar karşılığında. "O zaman bana ondan 4 tane!" diyorum. 5 veriyorum, "Üstü kalsın" diyorum, bir clark çekiyorum.

Dünya duruyor. Bazen de durmuyor.

Ama bazen, belki de, dün, ya da önceki basamakta, kısmen, veyahut, mamafih, bilfakika, fil bill...

Yok, sanmıyorum.

Salı, Mayıs 12, 2009

bazen "böyle" güzel şeyler yazabiliyorum. size güzel gelmeyebilir, ama ben seviyorum böyle yazdığım şeyleri. sınır tanımadan saçmalayabilmek, saçmalarken arada birşeyler söylemeye gayret etmek sevdiğim birşey sanırım. birkaç tane daha var böyle...

"ben direnişe direnmek istiyorum bazen.

"yeter lan direndiğiniz, iki dakka oturun da dinlenin. bi dinleyin bakalım ne diyo bu statüko? hayır illa aynı fikirde olun demiyorum yavrım, sadece bir sakin olun önce dinleyin" demek istiyorum bir yaşlı amca modunda bazen.

bazen de direnişe direnip statüko taraftarı olmak, ama bunu statüko yöntemleri ile değilde; direnişçilerin yöntemleriyle (topla, tankla, ağır sanayi hamlesiyle değilde gerilla taktiğiyle yani) yapmak istiyorum.

bazen de sadece direnmiş olmak için direnip, "banane banane" demek; -hep sevdiğim karakterlerin, sevdiği kızların olduğu gibi- şımarık olmak istiyorum.

ve bazen de direnmek istiyorum çılgınlar gibi durdurulamayacaklara. dalgaları karşıma alıp "hattir len ordan" demek; dönüp, mayomu indirip, "popona bunu kendi başına yazabilmiş olman da büyük başarı" diye takdir edilmek istiyorum; -bart simpson gibi-.

ve belki de, son olarak, bazen; direnmek için çıkıp dalgaların karşısına; kendimi bırakmak istiyorum kumlara. kim ne yaparsa yapsın. "benim istediğim sadece 'ruhe' " diye düşünmek istiyorum.
-
ayrıca üst karakter tuşuna beş kere üst üste basmak ve yapışkan tuşlar açılmasın, açılırken o iğrenç sesi çıkarmasın istiyordum.
tam yazacaktım nazım modunda bişi, ilk harfi büyük mü olsun küçük mü olsun derken çıkan o godoş sesle dağıldı bütün dikkatim. tanrılardan bir mesaj olmalı, herşeyin, heryerin bir yeri ve zamanı var diye..."

diye yazmışım, oyungezer forumlarına 2008'in 15 mayıs gününde, saat 1'i 8 geçe...

Pazartesi, Nisan 20, 2009

"devlet tarafından atanmış bir kurumun internet üzerinde kimin hangi bilgiye ulaşıp ulaşamayacağına karar vermesi insan haklarına aykırıdır. web siteleri kullanıcıların istekleri doğrultusunda bağlandıkları yerlerdir. kullanıcılar isterlerse bir web sitesine bağlanmayabilirler. bu güçleri ve imkanları mevcuttur. bir kullanıcı bir siteye bağlanmak istiyorsa bu onun tercihi ve hakkıdır. bağlanmak istemiyorsa bu yine onun tercihi ve hakkıdır. halkın kendisine hizmet etmesi için görevlendirdiği kurumlar hadlerini aşıp halka neye ulaşıp ulaşmayacağını bilmeyen cahil cühela muamelesi edemezler. ebeveynlerin çocuklarını sakıncalı içeriklerden koruması için çok sayıda bedava ve ücretli yazılım mevcuttur. bu yazılımlar bir web tarayicisini kullanmaktan daha karmaşık teknik bilgi gerektirmemektedir. devletin milletini küçük düşürmesi ve ebleh yerine koyması yasaktır."

Alıntı:ek$i

Cumartesi, Şubat 28, 2009

Skeleton Warriors

Sene 97-98, 10-11 yaşlarındayım. KanalD'de sabahları çok erken saatlerde bir çizgi film yayınlanıyor, çok seviyorum; ama sabahları çok erken olduğu için bir türlü adam gibi seyredemiyorum kendisini. Ancak birkaç bölüm seyredebiliyorum ama genede aklıma kazınıyor. Yıllar sonra, -birkaç ay önce- bir sohbet ortamındaki muhabbetten sonra internetten arayıp buluyorum.

"Skeleton Warriors"

93-94 yıllarında Amerika'da 13 bölüm yayınlanmış.
3-4 sene sonra, hangi yayıncı 13 bölümlük bir çizgifilm satın alıp, sabahın köründe gösterip beni bu hallere sokar bilemiyorum. Canı sağolsun... Benden başka hatırlayan var mıdır acaba?


YouTube yasak? Yasaklayanlar, http://sozluk.sourtimes.org adresine girip en alttaki o küçük yazıları okusunlar!

Çarşamba, Şubat 11, 2009

'hayallerin hayalcisi'ne koyduğum şeyin çok daha güzeli ve belki de esin kaynağı için:
Salih Memecan'dan Kare Düşünce
Uzun yıllar önce rastgele okumuştum, çok ama çok beğenmiştim. İnternette tekrar bulamazsam diye çok korktum, ama tabiki internette bulamayacağımız hiçbir şey yok... Kesinlikle herkese tavsiye ederim.

Çarşamba, Şubat 04, 2009

Kütük

Kaplan'ın seyir defteri:
Kaptanı yedim! Röaaaargh!

  • -Benim meşhurdur internet kesilmelerim bilirsin. Onlardan birini daha yaşadık, kazasız belasız atlattık. "Peeeeg! I'm home!" durumları söz konusu tekrardan... Hayırlı olsun efem...
  • 'hayallerin hayalcisi'ne ufak birkaç değişiklik yaptık. Aklımda yazılacak şeylerde var, umuyorum gelecekler kısa zamanda...
  • En son 'post'u yazdıktan 10 saniye sonra itibari ile saçma gelmeye başlamıştı; silinmesi bugüne nasipmiş. Ayrıca 'hayallerin hayalcisi'ndeki son iki 'post'a da 'edit' gelecek; arada giden 'comment'ler olabilir, şimdiden kusuruma bakmayınız.
  • Sansürle ilgili yazılmış çok güzel bir yazıyı buraya koyuyorum; hepinize de okumanızı tavsiye ediyorum:
    Oyungezer Dergisinin 2008 Kasım sayısında Serpil Ulutürk tarafından yazılmış olan şahane yazı
  • Sansürle ilgili bir diğer ilginç çalışma ise Uykusuz yazarlarından Memo Tembelçizer'in hazırladığı "pornoma dokunma". 'Porno' konusu tartışmalı olsa da, site olaylara sadece 'porno sayfalarının kapatılması' gözünden bakıyor gibi gözükse de; içerdiği yazılar güzel yerlere dokunuyor bence.

Perşembe, Ekim 16, 2008

Sevgili Hocam;
Küçük sınavınızda (quiz), işlemlerimi göstermediğim için (show your work) puan vermediğinize birşey demiyorum; çünkü benim geç kalıp, gelemediğim derste söylemişsiniz. Bu kadar basit bir konu olsa da, kopya çekmediğimizi anlamak için böyle bir yolunuz olduğunu kabul ediyorum (her ne kadar bence kötü bir kopya koruması olsa da). Ayrıca gelip, "Ben sizin aklınızı değil, bilginizi ölçüyorum; benim dersimde böyle yapacaksınız." diyorsunuz, tamamdır (her ne kadar bence neyi, nasıl ölçtüğünüz sorgulanabilir olsa da).

Ancak izin verirseniz, size nacizane fikrimi söylemek istiyorum. "Hayır, söyleme. Bu benim dersim böyle olacak." derseniz, gene hak veririm. Ama madem "Estağfurullah, söyle." diyorsunuz, izninizle... Önceden belirttim ama gene açıkça söyleyeyim, bu söyleyeceklerim toptan "bence"dir.

Her mühendis için en önemli temel; optimizasyondur. İyi mühendis; neyi, nerde, nasıl yapacağını düzgün hesaplayıp; en az kaynağı kullanarak en çok sonucu alır. Olasılık dersinin bu kadar basit ilk küçük sınavına; onca işlem, onca zaman harcamak, mühendislik kafa yapısına uymaz. Tamam, düzgün, düzenli yapmak; işlemleri adım adım göstermek çok önemlidir; ancak bu kadar basit bir konuda gereksizdir. İyi mühendis ne zaman işlemleri tek tek göstermesi gerektiğini, ne zaman işlemi kafada/hesap makinasında yapıp sonucu yazmasını bilmelidir. En temel kaynaklardan olan zamanı düzgün kullanmalı, boşa harcamamalıdır.

Burdan teknik bir arkadaş çıkıp; "Mühendislik hesap yapmaktır." diyebilir. O an ki hissiyatıma göre kendisine karşı sert bir tavırda takınabilirim, anlayışla da karşılayabilirim. Ne yapacağım belli olmaz.

Ama benim bildiğim, olmak istediğim mühendis budur. Sizin dersinizin kurallarına uyarım elbet; ama hayat bence böyle değil.

Çarşamba, Ekim 15, 2008

Sevgili Hocam;
Anlattın konuyu. Hep bildiğimiz şeylerin tersini söyledin. Tek bir kanıt veya altyapı sunmadan... Sonra geldik sorduk, "Size böyle dedirten şey nedir?" diye. 2oo yıllık tarihi; geldin, son birkaç 1o yıla sıkıştırdın. Onu geçtim, hemen "Ben yurtdışında yaşadım, orda gördüm." havalarına girdin. Kendi gördüğün 3-5 (hadi senin için 3oo-5oo olsun) insandan kuram çıkardın.

Birde utanmadın, kendi yazdığın kitabı okuma ödevi (hadi hakkını yemiyeyim, daha tam çözemedim; ödev mi, zorunlu mu, tavsiye mi... ama açık açık "alın muhakkak, okuyun" dedin.) olarak verdin. Ama azıcık insaf ettin de bütün hepsini vermedin; "Sadece 'introduction' acil olarak önemli..." dedin. Biz gidip kitapçıya "Sadece 'introduction'ı alıcaz şimdilik." dedik, birde Allah'tan yayınevinin yerini de anlattın ("galatasaray lisesinin orda" nasıl bir tarifse...) ki ucuza alalım. Madem kendi kitabın; adam olsan, azıcık iş ahlakın olsa (sen "etik" dersin muhakkak) gider fotokopi çektirirsin, yazdığın kitabın 'Giriş' bölümünü; sonra da eklersin "Zorunlu tutmuyorum elbette, ama ilginizi çekerse alın. Derste de -haliyle- benzer şeylerden bahsedeceğim." diye.

Daha ilk ders, siftah... Kimbilir daha neler yapacaksın bütün dönem boyunca...

"Sevgili Hocam"da gelecek sayı:Mühendisin Özellikleri

Pazar, Ağustos 17, 2008

Yeni Düzen!

Uzun vakittir aklımdaydı. Öyle ki 6 ayı geçti sanırım. (Yanımdan yürüyerek geçtiler, ağaca tırmanmadım; yere yatıp ölü taklidi yaptım. (Ki bu cümleden sonra belkide hak ettim bunu.)) Yeniledim blog'u.

Aslında baya göreceli birşey düzen tutkusu ama nispeten düzenli bir adamım. O yüzden biraz daha düzenlensin istedim.

Burası böyle kalacak hiçbirşeye dokunmayacağım. Arada gene gelip canım ne istiyorsa yazabilirim. Burası öylesine bir yer, zaten öyle kurulmuştu, öyle kalacak. Publish Post'a basmaktan çekinmediğim, aklımda yazacak en küçük birşey yokken bile create'i açabildiğim, noktalama yazım kuralarını istediğim ve istemediğim zamanlarda atlayabildiğim bir yer.

Tekrar ziyaret, burda yazılan bazı beğendiğim yazıların yenilenmiş, düzenlenmiş hallerini barındıracak. Bu tembelliğimle biraz yavaş ilerleyeceği kanaatindeyim.

Yeni mekan, daha ciddi yazılmış şeyler olacak. Ciddi yazılar değil, ciddi yazılmış. Yani publish demeden önce biraz daha dikkat edilmiş fln. Artık oraya yazmak istiyorum hep. Kendimi tanıyorsam altyapıların üstünde kendimce edebiyat parçalama çabalarım olur. Dediğim gibi ciddi yazılar olacak diye birşey yok. Ama ciddi bir şekilde yazmaya çalışacağım. Bakalım zaman ne gösterecek.

Kendi kendime takılıyorum. Çok sevmesemde bunu idare ediyorum. Hayat yaşamak için dimi?

Ne saçma bir son cümle oldu o? Kendimi kınıyorum ve kovuyorum.

Çık git lan odamdan!

Çarşamba, Temmuz 30, 2008

did i ever told you that "life sucks!.. big time..."?
-
eski bir arkadaş geldi, ekran başındaki haklı yerini tekrar ele geçirdi...

COFFEE!!!

Pazar, Nisan 06, 2008

life sucks...

Çarşamba, Mart 19, 2008

Savaş Çocuğu / Emir ALIŞIK

Düne kadar elinde tahta bir kılıçla arkadaşlarınla oynuyordun. Gözlerinde saf bir çocuk gülümsemesi vardı. Bir oyun sanıyordun savaşı, ta ki küçük bir katil oluncaya dek.
Kara bir gecede, kara giysili süvariler, kara atlarla seni savaşa götürmeye geldiklerinde gözlerin hala ışıltılıydı, bakışların hala sıcaktı. Sonra soğuk çelikten bir kılıç verdiler, gözlerindeki ışıltıyı karartsın, sıcaklığı dondursun diye.
İlk kurbanının kanını akıtıncaya kadar hala bir oyun sanıyordun savaşı. Ama o ilk kan ellerine değdiğinde sen de anladın gerçek bir katile dönüştüğünü. Bu çocukluğunda oynadığın oyun değildir. Karşında senin kanını akıtmak isteyen düşmanlar vardı. Ve şimdi sen de bunu istiyordun. Arkadaşlarından biriyle en son göz göze geldiğinde lanetli savaş meydanında, soğuk kara temrenli bir mızrak gözlerindeki ışıltıyı silerek geçmişti onun şakaklarından. Bir an bile duraksamayarak ve mızrağa lanetler yağdırarak yoluna devam ederken soğuk kara kılıcın bir adamın daha içindeki sıcaklığı çalmıştı temiz yüzüne pis kanı sıçratarak. Sen artık lanetlenmiştin. Gözlerindeki soğukluğu görseydin, ölmüş masumiyetinin ardından ağıtlar yakardın. Ama görmedin. Tepende leş kargaları uçuşarak bir an önce ölmeni bekliyordu açlıkla. Bir an düşman saflarının ardına baktığında cehennemin kapılarının açıldığını görmüştün. Zebanilerin iştahlı bakışlarına dikkat etmemiş miydin? Aldığın her darbede onların vahşi ve soğuk sesleri geliyordu kulağına. Akan her damla kanın cehennemin alevlerine düşüyordu sanki, attığın her adım götürüyordu seni sona, sonsuz işkencenin başlangıcına, yoksa seni bekleyen zebanileri görmedin mi? Bu lanetli meydandan kurtulabileceğini mi sanıyordun? Çocukluğunun ölmesine rağmen hala bir çocuk kadar ahmaktın. Her adımında alevli salonlara daha da çok yaklaştığını bilemedin. Şeytanın kulağına fısıldayışını duymamış mıydın? O savaş meydanında ölmekte olan herkese şöyle fısıldar yankılı vahşi sesiyle:

İnsan kanı insan tafından döküldüğünde,
Zebaniler içer bu kanı sonsuz bir şevkle

Ve içildiğinde zebaniler tarafından kan
Anla ki lanetlenmiştir çoktan

O kanın sahibi ki alevden salonlara gelecek çaresizce
Ve ben bekleyeceğim onu alevlerin içinde

Ama artık çok geç savaş çocuğu; kara temrenli mızrak böğrünü delip geçerken seni kurtaracak bir el aradın acımasız sonsuz boşlukta, serin rüzgar son kez geçerken parmaklarının arasından hissetmeye başladığın tek şey öldürücü kızgınlıktaki alevler oldu. Çocukluğuna elveda diyemeden çocukluğun öldü ve kurtuluşun için tanrıya dua edemeden sen öldün savaş çocuğu. Gözyaşlaron seni kurtaramadı, çünkü onlar da yüzündeki lanetli kanla boyanmıştı.

Arkabahçe Yayıncılık'tan çıkan "Derinden Sesler" kitabından alıntıdır. İzin alınmamıştır. Şikayet olursa anında kaldırılacaktır.

sana bir kıyağım var len okuyucu! ödevim, sınavım fln var ya... gel sana geçenlerde eklemeye üşendiğim yazıyı okutayım... yanlız bariz ders yapmam lazım sonra...

anlaştık mı? ben yazıyı eklicem sonra derse kalkıcam? bak gelip sürekli başımın etini yiyorsun zaten...

ki mükemmel bir öykü. pek çok anlamda...

Salı, Şubat 26, 2008

bana tembel diyen sen! sana alıntılayacak bir çift sözüm var; ama şimdi valla alamam onu taaaaa oralardan...

Perşembe, Ocak 24, 2008

diyorum inanmıyorsun okur!

yakında, hatta ve hetta çok yakında; yenileyeceğim blogu! yaw bak hala ve hatta hele inanmıyorsun okur! ama ayıp oluyor, wallahide billahide üzülüyorum... ben üzülünce '-de'leri ayrı yazmam okur, bitişik yazarım... üzme beni okur, bana acımıyorsan türkçe'ye acı... biliyorsun tek derdi '-de'lerin ayrı yazılmaması... bir o düzelse herşey tamam... hea o düzelsin, herşey sıraylamı diyorsun, yahu sırayla ama sıranında bir sırası var bea okur... okur sen bu aralar çok başarısızsın... bak gerçekten... avam kamarasından oldun iyice, bi kendine gel, bi ayağa kalk titre, aynaya bak, yüzünü yıka... ayıp oluyo... anladın mı okuyucu? anladın sen anladın... ya da anlamadın?.. nebiliyim okuyucu ben seni...

hayır o değil, stajer oldum biliyorsun... rahatım yani...

ama bak gene yapıyorsun... hayır stajyer değil, direk stajer oldum okuyucu ben... yani böyle cahillik üstüne böyle ukalalık... gerçekten zayıfsın okuyucu... en zayıf halkasın hatta... öyle zayıf öyle zayıfsın ki... her tarafın kireç, pas tutmuş; temizlemeyle düzelmezsin sen, boyamak lazım seni...

murat usta, ordan boyayı kapsana şu okuyucuyu boyayalım, teftişten önce... ne çay saati mi?.. ama murat usta sende mi okuyucusun, nesin, neden böylesin, zaten servis kaçacak bak, ordan sonra yeni binaya çıkalım, ürün fişi bastıralım, korkmaz bey imzalasın olur mu? ama olmuyor olmuyor... okuyucu bak bozdun herşeyi herkesi kendine benzettin...

yahu inanmazsın beni bile kendine benzettin, bak satırlardır, kelimeler dolusu saçmalıyorum... böyle varil varil mal gelir, forkliftlen raflara yerleştirirsin ya; bende öyle satırlardır saçmalıyorum... ürün kalite kontrolünden bile geçmedi oysaki... oyasaki namurame iyi bir samuraydır bu arada... hayır okuyucu ükelalık ve hatta ukalalık yapma... samurai değil okuyucu, samuray... sen bilmezsin, tabi ya nereden bileceksin, ne zaman gittin ki sen en son doğaya?.. en sonu geçtim, sen en ilk doğaya bile gitmemişsindir, senin doğan, holdingdir... hatta o bile değildir... geçiştirme konuyu... samuray nehirlerde yaşayan bir hayvandır... sen bilmezsin okuyucu...

ben gidiyorum okuyucu, senin gibi boş gezenin boş kalfası ve hatta boşt gezenin hoşt kapağı değilim ben, stajerim ben... işim var gücüm var... baretim var, gözlüğüm var, pantalonum ve hatta pantelonum var, centrino dual core hatta...

ama üzülme okuyucu, öylesin böylesin ama ben seni genede tutarım okuyucu... tutarım derken, minareden aşağı atlasan, aşağı inip tutarım hatta...

haydi kal sağlıcakla ve hatta salıncakla...
 

Dinlediğiniz için saolun... Biz hep burdayız..